arama

    Zapata Doğal Parkı ve Küba’nın emperyalizmi dize getirdiği Domuzlar Körfezini geziyoruz..

    • paylaş
    • paylaş
    • paylaş
    • paylaş
    • paylaş
    • Beğen
      Loading...

    Yolculuğun bu aşamasında Zapata Doğal Parkı’na ve Küba’nın emperyalizmi dize getirdiği Domuzlar Körfezi’ne gidiyoruz.

    KUMSALDAN BATAKLIĞA

    Fidel’in kurduğu sosyalizmi görmek için geldiğimiz Küba’da, her şeyi unutup beyaz kumsalların, buz mavisi denizin, müziğin, dansın büyüsüne kapılmış gidiyoruz. Burada insan her şeyi unutuyor. Her şeyi görme telaşındayız. Çocuklar gibi uçsuz bucaksız heyecanlardayız.

    Dünyanın en güzel kumsallarının bulunduğu Varedero’dan ayrılırken arabamıza zor biniyor, ayakkabılarımızın içinde kalan kumları dökmeye kıyamıyoruz.

    Küba Varadero

    Küba Varadero

    Hemen haritamızı açıp Niguel’e gideceğimiz yeri gösteriyoruz; Zapata Yarımadasının kolları arasındaki Domuzlar Körfezi’ni. Ve her zamanki gibi yine iki elimizi yastık yapıp başımızın altına koyuyoruz. O da bize hangi yoldan gideceğimizi eliyle çizerek gösteriyor.

    Yolun uzun olduğunu gören Mert hemen koltuğuna gömülüyor ve Havana’dan aldığı, kapağında kocaman bir Fidel fotoğrafı olan kitabına dalıyor. Niguel, Mert her kitap okuduğunda “aferin iyi, çalışkan çocuk” hareketleri yapıyor. Mert’i seviyor. Kim bilir belki de Fidel’i seviyordur.

    Veredero’dan çıkıp doğuya doğru gidiyoruz Cardenas’a. Ama orada durmayacağız. Çok küçük bir kasabaymış. Oradan güneye doğru gideceğiz. Cardenas’a çok kısa sürede varıyoruz. Arabayla bir tur atmasını istiyoruz Niguel’den. İnip gezmeye değer fazla bir şey yok, çok daha güzel yerler gördük.

    Küba Cardenas

    Küba Cardenas

    Yol boyunca petrol kuyuları görüyoruz, rafineriler kurulmuş. Küba tükettiği petrolün %47’sini kendisi üretiyor. Bu rakam gözünüzde büyümesin ambargodan dolayı ülkede sanayi durma noktasına geldiğinden tüketim de sınırlı. Geri kalan petrolü de Venezüella veriyor.

    Gündüz vakti yol aldığımız için etrafı seyretmek oldukça keyifli. Göz alabildiğine düz alanlardan geçiyoruz. İneklerin otladığı çok büyük çayırlar görüyoruz. Ve bolca da inek var.

    İnekler süt üretiminde kullanıldığı için kesilmesi yasak. Hatta etini yerken yakalanırsanız cezasının da olduğunu söylüyorlar ama ne kadar doğru bilemiyoruz. Neyse ki biz vejetaryeniz.

    Bizdeki elma bahçeleri gibi, burada da çok bakımlı sıralı nizamlı Mango bahçeleri var.

    Kilometrelerce meyve bahçelerinin, şeker kamışı tarlalarının aralarından gidiyoruz. Yol oldukça dar, daha önce gördüğümüz otobanlardan, geniş yollardan eser yok. Hatta sürekli köylerin, kasabaların içinden toprak yollardan geçiyoruz.

    Karanın başladığı yerde okyanus biter, okyanusun başladığı yerde karalar biter. Mangrovların nerede başlayıp nerede bittiği belli değildir. – Samuel C. Snedaker

    Buradan sonra etrafımızdaki bitki örtüsü değişmeye başlıyor. Tarım alanlarının, meyve bahçelerinin yerini mangrovlar almaya başlıyor yani tuzlu suyla tatlı suyun karıştığı bataklık ve sulak alanlarda yetişen ağaç ve çalılar. Kitaplardan böyle öğrendik ve gerçeklerini görüyoruz şimdi. Genelde ekvator bölgesinde yetişiyorlar. Öyle yüksek devasa görkemli ormanlar değil ama o kadar sık bir doku oluşturuyor ki içine girmek mümkün görünmüyor.

    Aslında Zapata Yarımadası bir doğa parkı; Parque Nacional Cienaga de Zapata. Biz bunu bilmiyoruz ama etrafımızda yerleşim yerlerinin bitmesi ve bir tek kul yapısı görünmemesinden dolayı özel bir alana girdiğimizi anlıyoruz.

     

    Zapata Doğal Parkı

    Zapata Doğal Parkı

    Bayağı uzun bir yol gittikten sonra parkın tabelasını görüyoruz. Buranın 300 bin hektar büyüklüğünde Karayip’lerin en büyük sulak ekosistemi olduğunu öğreniyoruz.

    Aslında geldiğimiz yolun etrafı bataklıklarla çevrili ama biz sık Mangrov ormanlarından dolayı anlayamadık. Bataklık, yer yer çamur, balçık, yer yer çatlaklı ıslak toprak, bazı yerleri ise tam salla gidilecek kadar su dolu. Bu yüzden bu alan rehbersiz çok tehlikeli. Biz şu anda kuru mevsimde olduğumuz için en kurak haline denk geldik.

    Parkın girişinde bir sürü tanıtım levhaları var. Danışma bürosundan her türlü bilgi ve broşürü ediniyoruz. Burası ormanları, vadileri, gölleri, lagünleri ve kireç kayalıklarıyla eşsiz bir yarımada. UNESCO tarafından da Biyosfer Rezerv Alanı ilan edilmiş. Ayrıca koruma altına alınmış timsah türleri bulunuyor.

    Küba timsahı Karayipler’de yalnızca bu bölgede yaşıyor ve boyu 3.5 m ye kadar uzuyormuş. “Ben bunu daha önce okumuştum” diyorum. Pınar hemen eğleniyor “ne oldu renginiz soldu ikinizin de” diyor. Bu kadar korumasalar iyiymiş diyerek broşürlere bakmaya devam ediyoruz ama görevli uyarıyor bizi; “Yaya olarak parkı dolaşabileceğiniz bir parkur var ama acele etmezseniz, güneş batmadan her yerini göremeyebilirsiniz”.

    Hemen biletlerimizi alıyoruz, Niguel ve oğlu da arkamızda, onlar da gezecekler, Mert duraksayıp “paraları var mıydı acaba, biz mi alsaydık biletlerini?” diyor. Ama onlar gülümseyerek “her şey yolunda, siz ilerleyin” işareti yapıyor.

    Dar tahta iskelelerin üzerinden yürüyoruz. Burası kuş gözlemi için harika bir yer, etrafta çeşit çeşit kuşlar var. Küçük göller, gösterişli çiçekler takınmış ağaçların arasından geçiyoruz.

    Bazı yerlerde burada İspanyol işgalinden önce yaşayan yerlilerin hayatına dair objeler yerleştirilmiş. Palmiyelerden yapılmış kulübeler, ellerinde oklarla avlanan yerli heykelleri görüyoruz.

    Hayvanat bahçesi gibi olmasa da etrafı telle çevrili alanlarda değişik hayvanlar görüyoruz. Ama iskele ile üzerinden geçtiğimiz bataklığın içinde kıpırtılar görünce “timsahlar” diye küçük bir bağırtı koparıp bir solukta karşıya geçiyoruz. Asıl timsahlar geçtiğimiz yerdeymiş meğer.

    Kocaman bir göl etrafı tel çitle çevrili ve içi kıpır kıpır timsahla dolu!

    Zapata Doğal Parkı

    Zapata Doğal Parkı

    Geri kaçmak mı zor, ileri gitmek mi? Mert “geri gidelim, oradakiler yavruydu” diyor. Ama Pınar çoktan önden gitmiş bile.

    Tel çite yaslanmış, timsahlara bakıyoruz. Yahu o timsah bir atlasa tel çit falan kalmaz. “Bizi fark etmesinler sessiz ve yavaş olun” diyorum ama neyse ki bir görevli görüyoruz rahatlıyoruz. “Gelin isterseniz onları besleyin” diyor.

    3-5 m yüksekliğinde bir gözlem kulesi var tellerin dibinde. Oraya çıkıp yukarıdan yem atabiliyorsunuz.

    Görevli bir sepet balon balığı getiriyor. Balon balığı, üzerine dikenler batmış karpuza benzeyen komik suratlı bir hayvan. Görevli balığı parayla satıyor. Kıydık paraya hepimiz birer ikişer aldık.

    Timsahları besliyoruz ama gölden o kadar çok timsah çıkıyor ki, gölde sudan çok timsah var sanki. Sığ olan gölün çamurlu suyu kıpır kıpır timsah dolu. Çok oyalanmayıp ayrılıyoruz oradan.

    Önümüze timsahların üredikleri ve yavru timsahların bakıldığı alan çıkıyor. Sanırım büyük timsahlar yavruları yiyebiliyor bu yüzden bir süre ayrı tutuluyorlar.

    Biz yavrulara ilgiyle bakarken görevlinin biri ağzı iple bağlı bir yavru timsah getiriyor ve Mert’e yaklaşıyor. Pınar ve ben hemen geriye çekiliyoruz. Adam korkmamasını, hiçbir şey yapmayacağını söylüyor ama yavru da nerdeyse bir metreye yakın. Adamın ısrarları karşısında titreyen Mert’e gülüyoruz. Tam böyle gülüp eğlenirken adam kıvrak bir hareketle yavru timsahı Mert’in omuzlarına koyuyor. Mert sesi içine kaçmış gibi “ıyk, gıyk” diye sesler çıkarıyor. Hareket edemiyor, birden kıpkırmızı kesiliyor, “eyvah krize falan girdi” diye telaşlanıyoruz. Az önce yanımıza gelmiş Niquel ve oğlu gülmekten yerlere yıkılıyorlar. Timsahtan kurtulunca da Mert, “ne oldu, hiç korkmadım ki” havalarında yürümeye koyuluyor. Onun bu hali bizi de kahkaha krizine sokuyor.

    Zapata Doğal Parkı

    Zapata Doğal Parkı

    Niquel nereye götürürse oraya gideceğiz.

    Hep birlikte çıkıyoruz. Gün içinde dalıp gitmişiz. Küba adasında akşam oluyor. Güneş batmak üzere. Bir süre batan güneşe bakıp duruyoruz. Bizim ülkede insanlar çoktan gece yarısını aşıp sabaha doğru yaklaşmadalar burada ise biz akşamın güzelliğini yaşıyoruz.

    Küba Fotoğrafları

    Küba Fotoğrafları

    Bataklığın kenarında bir iskele var. Buradan bataklıkta tur yapan tekneler kalkıyor ama geç oldu artık yarın bineriz tekneye de. Daha nerede kalacağımızı bilmiyoruz. Açıkçası buraya dair biz pek bir şey bilmiyoruz. Niquel nereye götürürse oraya gideceğiz. Azıcık da birbirimizin dilinden anlayabilsek, her şey çok daha kolay olacak.

    Güneye, Domuzlar Körfezi’ne doğru gidiyoruz, hava iyice karardı. Deniz kenarına bir yerleşim alanına geliyoruz ama burası kasaba bile sayılmaz küçücük bir köy.

    Domuzlar Körfezi

    Domuzlar Körfezi

    Köyün içlerine doğru giriyoruz, kapılarında Casa işareti olan ev göremiyoruz. Yoksa burada kimse evini kiralamıyor mu? Haritaya göre yakınımızda Cienfeugos’a kadar şehir görünmüyor.

    Niquel eliyle sorun yok işareti yapıyor ve bir yerde duruyor. Zaten yol da burada bitiyor. Önümüz büyük sazlıklarla, mangrovlarla kesiliyor. Muhtemelen ilerisi bataklık.

    Hemen solumuzdaki evde mavi çapa işaretini görünce rahatlıyoruz. Umarım boş oda vardır.

    Ev sahipleri çok tatlı insanlar. Niquel’i önceden tanıyorlar gibi sıcak karşılıyorlar. Önce odaları görmek istiyoruz -sanki başka seçeneğimiz varmış gibi-.

    Evin bahçesinde müştemilat gibi ayrı bir binada olan odalar gayet güzel. Ev umduğumuzdan çok temiz ve yeni. Hatta terasımız bile var.

    Etrafta yemek yiyecek lokanta olmadığı için ev sahibimiz bize yiyecek bir şeyler hazırlıyor. Biz de o arada hemen duşumuzu alıp yemek için terasımıza çıkıyoruz. Bütün evler tek katlı olduğu için terasımız her yere hakim.

    Köy o kadar küçük ki burayı bulmamız bile mucize.

    Küba Fotoğrafları

    Küba Fotoğrafları

    Ev sahibimiz bize çok şık bir masa hazırlamış. Haşlanmış patatesle yapılmış bir sebze yemeği, içilebilir bir çorba, ekmek ve salata var. Bize çay yapması da taçlandırıyor yemeğimizi.

    Yemekten sonra teşekkür için onların evine gidiyoruz. Mutfaktalar henüz. Her yer pırıl pırıl tertemiz. Bu küçücük evlerde çok güzel yapılmış mutfaklar görmek bizi şaşırtıyor. Evin babası da, kızları da hepsi çok sıcakkanlı, azıcık da dil bilseler akraba olup çıkacağız.

    Küba Fotoğrafları

    Küba Fotoğrafları

    Biraz yürüyüş yapalım diye sokağa çıkıyoruz ama burası daha önce kaldığımız yerler gibi değil. Sokakta hiçbir şey yok. Zaten biz köyün bittiği yerdeyiz. Kimse verandalarda ya da sokaklarda oturmuyor. Gezilecek bir şey olmayınca yol yorgunluğu bizi yataklarımıza sürüklüyor.

    Neşeli ev sahibimizin hazırladığı kahvaltıyla enerjimizi depolayıp düşüyoruz yolara. Niquel bize arabayla etrafı gezdiriyor. Deniz kenarında durup biraz dolaşmak istiyoruz.

    Bir dalış merkezinin önünde duruyoruz. Kıyıda kumsal yok, kayalıklı bir yapısı var. Kayalıklar oyuk oyuk olmuş küçük göletler oluşturmuş. Pınar’la taşların üzerinden sekerek dolaşıyor, fotoğraf çekiyoruz. Apartman çocuğu olarak büyümüş olan Mert bizim gibi sekmeye başlayınca o küçük göletlerden birinin içine düşüyor. Dalış için hazırlanan balıkadamlar yardıma koşuyorlar. Mert kalkamıyor bir türlü. Lanet olsun düşene gülmekten alıkoyamıyorum kendimi, bakıyorum Pınar’da gülüyor.

    Mert’i elbirliği ile kaldırıyoruz ama çamur olmuş her yeri. Zapata bataklıklarının kıyısındaki kayalık çukurların içi masmavi deniz suyu olacak değil ya.

    Mert’in suratı darmadağın olmuş durumda. “Daha yeni çıktık evden hemen de üstünü kirlettin” diye takılıyorum ona. Ortalık biraz yumuşuyor. Mert üstünü başını temizlerken “işte Amerikalılar da bu gedikleri geçememişler, bu göletlerde boğulmuşlar” diyor.

    Domuzlar Körfezi

    Domuzlar Körfezi

    DOMUZLAR KÖRFEZİ

    Burası Kübalıların ABD saldırısına direndikleri yer.

    Mert’in sözleriyle Zapata Yarımadasının, bizi büyüleyen güzelliklerinden, vahşi doğasından sıyrılıyoruz. Domuzlar Körfezi’ne varıyoruz. Burası Kübalıların ABD saldırısına direndikleri yer.

    Domuzlar Körfezi, Küba tarihinde önemli bir yer. Mert birden çamura düştüğü çukuru unutuyor, gelmeden önce okuyup yuttuğu Küba kitaplarının sayfalarını çeviriyor adeta. Hazine haritasındaki yeri bulmuş gibi anlatmaya başlıyor.

    “Küba devrimi dünyada tüm ezilenlere bir umut olurken ABD emperyalizminin de fiyakasını bozuyor.

    Küba Devriminden sonra toprakları devletleştirilen, zenginliklerine el konulan, diktatör Batista yanlısı Kübalılar Amerika’ya kaçıyor yada sürgün ediliyor.

    Yanı başında sömürüye başkaldıran, bağımsızlığını ilan eden bu küçük devletten rahatsız olan ABD Yönetimi ve CIA, Küba’dan kaçıp ABD’ye sığınanları bir maşa gibi kullanarak yeniden Küba’yı ele geçirmek istiyor.

    Domuzlar Körfezi çıkarmasından önce karşı devrimin saldırı ve sabotaj dalgası 1960’ın ikinci yarısında ve 1961’in ilk aylarında sanayi ve tarım tesislerinin, haberleşme araçlarının ve hatlarının, okulların vs. yok edilmesi, Havana’da mağazaların ve dükkânların ateşe verilmesi eylemleri (bunlar belli sayıda işçinin ölümüyle sonuçlanmıştı) ve devrimci önderlere, özellikle de Fidel Castro ya dönük suikast girişimleriyle ve silahlı gurupların gizli ve açık saldırıları artmaya başlıyor.

    15 Nisan 1961 sabahı; 26 bombardıman uçağı, Cuba havaalanlarına beklenmedik saldırılar düzenliyor.

    Bu saldırıda hayatını kaybeden Kübalılar için düzenlenen cenaze töreninde Fidel ilk defa sosyalist bir devrimden söz ediyor: “Bu, sıradan insanların sıradan insanlarla birlikte sıradan insanlar için yaptığı ve uğruna hayatlarımızı vereceğimiz sosyalist ve demokratik bir devrimdir. Bu nedenle bizi asla affetmeyecekler, ABD’nin burnunun dibindeyiz ve sosyalist bir devrim yaptık.”

    Domuzlar Körfezi

    Domuzlar Körfezi

     

    Paralı askerlerin oluşturduğu ve “2506 Tugay” adı verilen işgalci kuvvette 1500 karşıdevrimci var. Tugay, Puerto Cabezas’tan, beş ABD savaş gemisi ile yola çıkmıştı. Bu beş gemiye ABD donanmasına ait başka gemiler de eşlik ediyor. ABD’lilerin “Pluto Operasyonu” kod adını verdiği işgal girişimi, 17 Nisan 1961 sabahının erken saatlerinde gerçekleşiyor.”

    Pınar “sanki yaşıyormuşsun gibi anlatıyorsun, birden tüylerim ürperdi” diyor. Mert bu bilgileri heyecanla anlatırken, bir yandan da çevreye bakıyoruz. Acep anlattığı çıkarma burada mı oldu?

    Acılarla, savaşlarla, zaferlerle dolu Latin Amerika tarihi…

    Burası çok büyük bir körfez. Açıkçası çok emin olamıyoruz. Niqul’e anlatmaya çalışıyoruz, anlamış edasıyla “binin arabaya” işareti yapıyor. Biz de çıkarmanın yapıldığı, Kübalıların göğüs göğüse çarpıştığı yeri göreceğiz diye heyecanlanıyoruz.

    Çıkarma deniz kenarında olmalıydı ama biz denizden uzaklaşıyoruz, o da ne? Yine dün dolaştığımız Zapata Ulusal Doğa Parkına geliyoruz. Kafamız allak bullak oluyor.

    Kimi konuşmalardan sonra anlıyoruz ki Niguel bataklıktaki tekne gezintisi için getirmiş bizi buraya. Doğru ya! Dün öyle anlaşmıştık, Niquel unutmamış.

    Bir an Domuzlar Körfezi çıkarması düşlerini bir yana bırakıp “geldik madem, bakalım şu turlara!” diyoruz. İskelenin orada turla ilgili bilgiler asılmış panolara bakmaya başlıyoruz.

    Bataklığın içinde büyük bir lagün var yani denizle bağlantısı olan tatlı su gölü (Laguna del Tesoro). Bu lagünün ortasında eski Taino köyü varmış.

    Bugün nereye varsak önümüze bir tarih dikiliyor. Acılarla, savaşlarla, zaferlerle dolu Latin Amerika tarihi…

    Küba Taino Köyü

    Küba Taino Köyü

    İspanyol işgalcilerden önce bu yarımadada yerli kabileleri yaşıyor, Siboneyler, Tainolar… İspanyollar gelince hepsini yok etmişler. Yerleşime de çok uygun olmayan bataklıklarla dolu bu yarımada çok uzun süre korsanların uğrak yeri olmuş.

    Bizim gideceğimiz yer Tainoların yaşadığı bir köy. Haritaya bakılırsa gölün karşı tarafında bir koyda küçük adacıklar halinde bir alan. Ama göle ulaşmak için de önce bataklıkların arasından gideceğiz.

    Tekne oldukça küçük. Ben bir can yeleği istiyorum ve teknedeki tek can yelekli benim. Pınar dalga geçiyor “Mert bile senden cesur çıktı, bu turuncu yelekle daha çok dikkat çekersin” diye dalga geçiyor. Niquel bile gülmemek için yüzüme bakmıyor.

    Dün gördüğümüz timsahların doğal yaşam alanlarının bu bataklıklar olduğunu düşündükçe yeleğime sıkı sıkı sarılıyorum. Tekne de deniz kabuğu gibi zaten, biraz yan yatınca suyun içindeyiz.

    Küba Taino Köyü

    Küba Taino Köyü

    Kim cesaret edip altın için bu suya atlar.

    Mangrovların arasına dalıyoruz, daracık kanallardan geçiyoruz. Bataklık bizim düşündüğümüz gibi balçık çamurdan ibaret değil. Su dolu bir alanda yer yer yüzeye çıkan kara parçaları var, işte Mangrovlar buralara tutunup yaşıyor.

    Etrafta çok değişik bitkiler var. Suyun rengi ise çamur gibi, muhtemelen bu sudaki canlı popülasyonu çok zengin. Kimse buraya düşmek istemez. Bu arada kaptan bir şeyler anlatıyor, buraya “hazine gölü” de diyorlarmış, bir efsaneye göre Tainolar İspanyollardan kaçarken altınlarını torbalar içinde bu kanallara atıp gitmişler. Kim cesaret edip altın için bu suya atlar.

    Göl bitiyor bir koya giriyoruz ve küçük bir kara parçasına ulaşıyoruz. Buraya aynı zamanda “Guam” deniliyormuş. Bu kara parçaları denizin üzerinde yüzen buz kütlelerine benziyor, tek fark yüzmeyen toprak kütlesi olması.

    Mert Domuzlar Körfezi çıkarmasında Amerikan uçaklarından atılan mühimmatların ve atlayan paraşütçülerin bu bataklığa düştüğünü söylüyor. Uzaktan bakıldığında sık bir orman gibi duruyor ama alt kısımları tamamen bataklık olan bu yere kim atlamak ister, yada atılan mühimmatı almak…

    Tarihi Taino köyü diyorlar ama ortalıkta öyle eski bir yerleşim yeri falan yok. Taino kabilesinin günlük yaşamını anlatan, mekânlar yapılmış, içlerine heykeller ve eşyalar konulmuş.

    Bu küçük küçük otlaklı kara parçaları birbirlerine köprülerle bağlanmış. Kenarlarına ayakları suda olan, üzerleri palmiye yapraklarıyla örtülü kulübeler, evler yapılmış. Bunların çoğu lokanta, hediyelik eşya dükkânı ve otel olarak kullanılıyor.

    Keşke burada kalsaydık duygusuna kapılmışken oda fiyatlarının pahalılığı “burada sinekten uyunmaz” dedirtiyor. Bu ahşap kulübelerde oturup keyifle yerli Küba kahvemizi içtikten sonra teknemize dönüyoruz, ben hemen can yeleğimi arıyorum, tedbiri elden bırakmamak gerek.

    Kaptanımız bize bir jest yapıyor bütün köprülerin altından tek tek geçiriyor bizi. Gölü geçip bataklığın arasında tekrar daldığımızda ağaçlıklara yaklaşarak durduruyor tekneyi. Karaya çıkıp ağaçta asılı bir nesneyi gösteriyor herkese.

    Bu bir bal kovanı, mangrovlarda yaşayan yabani arılar ağaçlara asılı petekler örerek ballarını bunların içine dolduruyor. Petekler siyah bir kese gibi ağaca asılı. Böylelikle bir çok hayvandan da korunmuş oluyor. Buranın balı çok kıymetli bir balmış ama bizim gördüğümüzün içi henüz dolmamıştı.

    Kaptan tekneye binerken iri bir Nilüfer koparıp bana veriyor (teknenin en ihtiyatlı yolcusu olarak), “yolculuğu başarıyla atlatmanın bir ödülü” diyor Pınar. Bataklık çiçeğimi saçıma takıp yola devam ediyoruz.

    Küba Fotoğrafları

    Küba Fotoğrafları

    HÂLÂ O KIYIYI BULAMADIK

    Çevreye baktıkça “Domuzlar Körfezi çıkarmasında karşıdevrimciler kıyıdan içeri ilerleseler bile bu bataklıklarda ölüp giderlermiş” diye bir düşünce alıyor hepimizi. Daha kıyıdayken yenilmeleri haklarında hayırlı olmuş” diyorum. Mert “hâlâ o kıyıyı bulamadık” diyor.

    Niquel bizi bir yerlere götürüyor ama nereye gittiğimizi biz de bilmiyoruz. Pınar “Bence o bizim dediğimizi anlamadı Cienfeugos’a gidiyoruz” diyor. Yapacak bir şey yok, ortak bir dil konuşamadığımız, olayı da harita üzerinde anlatamadığımız için yola devam ediyoruz. Mert yine çantasından kitabını çıkarıyor, ara sıra da bize Fidel’in yapmış olduğu uzun konuşmalardan bölümler okuyor. (Bu arada Küba’da Fidel’in uzun konuşmaları bir efsane gibi)

    Küba Cienfuegos

    Küba Cienfuegos

    Deniz kenarından doğuya gidiyoruz. Bu akşam Cienfeugos’ta kalacağız.

    Vinaeles’te karşılaştığımız bisikletli İspanyollar, kırmızı yengeç göçüne bu yolda rastladıklarını söylemişlerdi. Acaba görür müyüz diye dikkatle dışarıya bakıyorum. Bir süre sonra bir kasabaya girerken tabelada bir şey görüyorum “bulduk bulduk” diye bağırıyorum. Hepsi şaşkınlıkla yüzüme bakıyor “neyi bulduk” diye. Arabayı durduruyoruz, Pınar’da kırmızı yengeç gördüğümü sanıyor, hemen yerlere bakıyor. “Yol kenarındaki tabelada bir fotoğraf gördüm, çıkarmaya ait olmalı” diyorum.

    Evet, doğru, Amerikan çıkarmasının yapıldığı yere gelmişiz. Tabelada Fidel Castro’nun Domuzlar Körfezi Çıkarması ile ilgili söylediği ünlü sözü yazıyor; “Yanki emperyalizminin ilk yenilgisi”…

    Playa Giron

    Playa Giron

    BURASI PLAYA GİRON

    Burada bizi bekleyen büyük bir tarih var.

    İçi dışı büyük bir kavganın izleriyle dolu bir kasabadayız. Yol kenarlarında çatışmalara dair panolar, fotoğraflar ve ölenler için anıtlar ve kasabanın ortasında bir müze var. O büyük mücadelede kullanılan, tanklar, silahlar ve görsel dokümanlar sergileniyor.

    Küba’yı işgale gelenler Domuzlar Körfezi’nin iki farklı noktasından çıkmışlar karaya; Playa Giron ve Playa Larga.

    Playa Giron

    Playa Giron

    Playa Larga bizim kaldığımız yer, Mert’in düştüğü o çukurlar paralı askerlere de geçit vermemiş. Şimdi geldiğimiz Playa Giron ise 30-40 km daha doğuda bir kıyı kasabası. Playa Larga, körfezin en dip noktasındaydı. Burası ise açık deniz kıyısında. Muhtemelen Playa Larga’ya girmeleri daha güç olmuş çünkü asıl büyük çatışmalar burada yaşanmış.

    Playa Larga

    Playa Larga

    Seçilen yer saldırı için doğru bir nokta aslında. 10 km uzunluğundaki bir bataklık tarafından anakaradan koparılmış dar bir kordon. Devrimden sonra bu bölgenin çevreyle bağlantısını sağlayan üç çamurlu yol inşa edilmiş ve işgalciler bu üç giriş üzerinden Küba kuvvetlerinin gelişini engelleyebileceklerini düşünmüş olmalılar.

    Playa Larga

    Playa Larga

    “DEVRİMDEN HOŞLANMAYANLAR BERİ GELSİN”

    ABD’nin Küba çıkarmasına katılanların bileşimi ile bilgileri okuyoruz müzede. Yazılanlar bizi acı acı güldürüyor. Tugay; 194 adet eski subay ve 100 adet büyük toprak sahibi, 24 adet büyük mülk sahibi, 67 adet gayrimenkul sahibi, 112 adet büyük tüccar, 35 adet fabrikatör, 179 adet zengin ve 112 adet lümpen ve toplum düşmanından oluşuyor. Tugaydaki diğer askerlerin çoğu eski ayrıcalıklarını kaybeden zengin kişilerin çocukları ya da akrabaları.

    ABD “devrimden hoşlanmayanlar beri gelsin” demiş. Hıyarı görenler de tuzluğu kapıp koşuvermiş. Amerika bu tugaydan nasıl zafer bekledi inanması bugün bile güç.

    Küba Fotoğrafları

    Küba Fotoğrafları

    Devrimci kuvvetler, paralı Tugaya, onun donanma birliklerine, tanklarına, uçaklarına karşı, kahramanca savaşmışlar, el yapımı uçaksavarlarıyla Amerikan uçaklarını düşürmüşler.

    Fidel Castro Devrimci kuvvetlere bizzat kendisi komuta etmiş. 72 saatten daha kısa bir süre içinde düşman yenilgiye uğratılmış.

    Domuzlar Körfezi saldırısının yapıldığı kıyı.Domuzlar Körfezi saldırısının yapıldığı kıyı.
    Domuzlar Körfezi’nde savaş kazanıldığında Fidel dünyanın gözünde bir kahraman oluyor. 72 saatten daha kısa bir sürede kazanılan bu zaferin sonucunda, Küba Devrimi’nin adı da konulmuş oluyor; Küba Sosyalist Devrimi.

    Başta da söylediğim gibi Küba Devrimi ABD emperyalizminin fiyakasını bozuyor. Bütün dünyaya barış ve insan sever olarak lanse edilen ABD Başkanı Kennedy’nin de ne mal olduğu ortaya çıkıyor.

    Beş gün sonra ABD başkanı John F. Kennedy başarısız olan Küba işgalinde ABD’nin sorumlu olduğunu kamuoyu önünde kabul etmiş.

    Yargılanan paralı askerler Küba vatandaşlığından çıkarılmak ve Küba’ya verilen maddi zarar için 62 milyon peso ödemekle cezalandırılmışlar. Bu tutar ödenmediği takdirde 30 yıl hapis cezası çekecek ve ücret karşılığı zorunlu işlerde çalıştırılacaklardı.

    Nihai olarak Küba ve ABD hükümetleri mahkûmları Küba’nın talep ettiği tazminat tutarında çocuk maması ve ilaçla takas etmek üzere anlaşmışlar. ABD tarihinde ilk kez bir başka ülkeye savaş tazminatı ödemiş. Bir daha da ödediği duyulmadı zaten.

    O zamanlar “sosyal-medya” yok ama halklar arasında dolanan bir fısıltı gazetesi var. Emperyalist basın tekelleri yazmasa da Che’nin başkan Kennedy’ye yazdığı not halklar arasında anlatılıp durmuş. Notta: “Domuzlar Körfezi için teşekkürler. Çıkarmadan önce devrim zayıftı. Şimdi her zamankinden daha güçlü.” Yazıyormuş.

    Küba müzelerinde anlatılmak istenenler, görselleriyle, yazılı belgeleriyle birbirini tamamlıyor. Her şey bir film şeridi gibi akıyor gözümüzün önünden. Havana’da ki Devrim Tarihi Müzesi de böyleydi. Belgeler, fotoğraflar, eşyalar… Yaşananları canlı kılıyor.

    Küba Fotoğrafları

    Küba Fotoğrafları

    VAMOS BİEN

    Bir savaşa girip zaferle çıkmış gibiyiz. Mert yine ortalarda yok. Dışarı çıkınca bahçede insanlarla sohbet ettiğini görüyoruz, Niquel’de yanlarında. Oldukça keyifli bir sohbet galiba, Mert neşeyle gülüyor.

    Biz de gidiyoruz yanlarına “ne konuşuyorsunuz” diye soruyoruz. Çıkarmaya dair bir hikâye anlatıyorlar; Küba’ya saldırganlar çılgınca ateş ederek ilerlemeye çalışırken, Kübalılar ellerinde silahlarla, tanklarıyla, karşı koyuyorlarmış. Savaşın en kızgın anında tankı kullanan asker yaralanmış. Fidel bulunduğu siperden ateş ederek fırlayıp, tankın içine dalmış. Düşmanın üstüne üstüne yürüyüp, onları geri püskürtmüş.

    FidelBayofPigsGece hava kararınca çatışma durmuş. Fidel’le omuz omuza çatışanlardan biri “yoldaş tankla saldırganları çok güzel dağıttın ama kendini de büyük riske attın. Ne olur dikkat et. Sen bize ve Küba halkına lazımsın” demiş. Fidel gülerek, “Haklısın ama laf aramızda ben tankın geri vitesini bulamadım. Bulamayınca da bastım gaza ve yürüdüm üstlerine” demiş.

    Kübalılar bu hikâyeyi anlattıktan sonra da “Fidel bu. Geri vitesi hiç bilmez. Basar gaza. Ardından da ekler ‘Vamos bien’ (iyi gidiyoruz).” diyorlar. Biz de gülümsüyoruz.

    Niquel de oğluna bir şeyler anlatıyor, sanırım bizim bunu görmek isteyeceğimizi tahmin edemedi. Duygulanmışa benziyor, zafer işareti yapıyoruz, onurlanıyor sanki yada bize öyle geliyor.

    Arabamıza biniyoruz, Kübalılarla gurur duyuyoruz ve yine Kübalıların gurur duyduğu Komutanlardan birinin Camilo Cienfuegos Gorriarán Calabazar de Sagua’ın şehrine gidiyoruz.

    Küba devrim mücadelesinde çarpışan, Kübalıların kahramanı olan komutanlarından birisi Camilo. Yolculuğumuz boyunca birçok yerde Camilo, Che, Almeida’nın resmedildiği panolar görüyoruz.

    Vahşi doğa ortamından çıkıp şehirlere doğru yollara düşüyoruz.

    Mert yine kitabına gömülmüş durumda, evimizin okuyan çocuğu gibi, aklımıza takılan soruları “aç kitabını bir bak ne yazıyor bu konuda” diye soruyoruz yeri gelince. Mert heyecanla kahraman Camillo ile ilgili bilgiler aktarıyor bize. Gözümüz yollarda dinliyoruz bir yandan.

    -Alıntı-

    etiketlerETİKETLER
    Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.