arama

    Küba nasıl bir yerdir? Amerika’nın ambargosuna rağmen yıkılmayan Küba!

    • paylaş
    • paylaş
    • paylaş
    • paylaş
    • paylaş
    • Beğen
      Loading...

    Ayaklarımızın altındaki topraklar kanla yıkanmış adeta. Şimdi yoksul bile olsalar hastalıklardan ölmüyorlar, onları sömüren kimse yok, dünyanın ambargosuna başkaldırıyorlar ve hala ayaktalar.

    Matanzas’ta bir parkta mozaikten yapılmış Che portresiMatanzas’ta bir parkta mozaikten yapılmış Che portresi.

    Üzerinde yaşadığımız bu dünya bir cennettir. Her gün bizi ışıtan, ısıtan güneşiyle, masmavi gökyüzüyle, deniziyle, çığlık çığlığa uçan kuşlarıyla, ağaçlarıyla, çiçekleriyle, toprağıyla. Bu cenneti cennet olarak korumak da elimizde, Ortadoğu gibi bir cehenneme çevirmek de elimizde.

    Küba da yeryüzünde insan eliyle yaratılmış bir cennet. Günlerdir yoldayız, insanın cehennemi nasıl cennete çevirebildiğini ezber ediyoruz.
    Şimdi gittiğimiz yer de öyle; Matanzas. İspanyolca da “kıyım, kesim” anlamına geliyormuş. İspanyolların Küba Adası’ndaki en büyük katliamlarından birisini burada yaptıkları söyleniyor.

    Adanın verimli topraklarında çalıştıracak köleler lazım, adanın yerlileri zayıf ve dayanıksız. Afrika’dan zorlu çalışma koşullarına dayanıklı köleler getirdikleri için yerlileri öldürüyorlar.

    Burası verimli ovalarla, şeker kamışı tarlaları, mangrov bataklıklarıyla çevrili, önemli bir liman şehri. Burada üretim yapılıp gemilerle İngiltere’ye ve Avrupa’ya taşınıyormuş o zamanlar. Bugün ise önemli bir endüstri ve turizm merkezi. Büyük kara ve demiryolları buradan geçiyor ve hala önemli bir liman şehri.

    BİNALAR MI YÜKSEK, TAVANLARI MI?
    Vinales’ten beri yol üzerinde gördüğümüz her güzel yere uğradığımız için Matanzas’a varışımız akşam vakti oluyor. Büyük yollardan ve viyadüklerden geçiyoruz, Küba’da gördüğümüz ilk viyadükten geçip yol üzerinde çok güzel oldukça modern bir mola yerinde duruyoruz. Biraz bizdekilere benziyor. Lokantaları, tuvaletleri, alışveriş edecek küçük marketi var.

    Şehre ancak hava karardığında giriyoruz. “Bu karanlıkta kalacak yer aramayalım, Federico’nun ( bize kalacak yerler öneren arkadaşımız) kartını verdiği yere bakalım” diyor Pınar. Mert de çok acıkmış, haliyle bir an önce yerleşip yemeğe gitmek istiyor. Kartı şoförümüz Niquel’e uzatıp adresteki yere gitmek istediğimizi işaret ediyoruz.

    Bu şehir labirent gibi çok yüksek binalar arasında. Dar sokaklarda ilerliyoruz. Burada adres bulmak mümkün değil, birbirini dik kesen bir sürü sokak var ve bütün binalar, sokaklar birbirine benziyor.

    Sürücümüz buraları sanki avucunun içi gibi biliyor sanki. Pıt diye bizi Amanda’nın Casa’sının önüne getiriyor. Burası kocaman yüksek bir apartman. Zile basıyoruz kapı tık diye açılıyor. Kanatlı büyük kapıyı açıp içerideki merdivenleri görünce “amanın vaz mı geçsek” diyoruz.

    Merdivenler o kadar dik ve birinci kat o kadar uzaktaki. Pınar, “valizleri çıkartmayalım, önce bakalım, beğenirsek çıkarırız” diyor. Bu yorgunlukta en akıllıca olanı bu zaten.

    Merdivenlerin ucu direkt evin salonuna açılıyor. Algımız şaşıyor, daha üst katı yok. Tavanlar o kadar yüksek ki kendimizi bir saray yavrusunda zannediyoruz.

    Evde iki kadın yaşıyor Amanda ve yaşlı annesi. Amanda elinde yelpazesi ile karşılıyor bizi. Bizi Havana’dan Federico’nun gönderdiğini söylüyoruz. Anladığımız kadarıyla Federico sevdiği birisi.

    Büyük salondan caddeye bakan yemek odasına ve mutfağa açılan iki kapı var. Balkona açılan kapı ise yatak odalarına götürüyor bizi. Burası bir balkondan çok apartman boşluğuna açılan “L” şeklinde bir teras. Terasta masalar sandalyeler ve şezlonglar var.

    Amanda’nın eviAmanda’nın evi

    Mimari oldukça değişik, ortası kocaman boşluk olan bir binadayız. Zemindeki boşluk alt katların ortak meydanı gibi. Bu küçük meydana yalnızca evlerin salonlarından giriliyor olmalı.

    Böylesi bir binaya ilk kez giriyoruz. Yataklar hiç rahat olmasa da odalar oldukça temiz ve bakımlı. Hatta ufak tefek antika havalı eşyalar bile var.

    Duşumuzu alıp kendimizi salona atıyoruz. Salon avizenin ışıkları altında oldukça ihtişamlı duruyor. Büyükanne bir koltukta oturmuş bize gülümsüyor. Amanda sabah kahvaltımızı kaçta istediğimizi soruyor. Erken olmasının sakıncası olup olmadığını soruyoruz ama anlıyoruz ki evin bir çalışanı var, o hazırlayacak.

    Salonda antika havalı eşyaların yanında eski bir piyano var ve tabiki olmazsa olmazları sallanan sandalyeler.

    Duvarlardaki tablolar ise birbirinden güzel. Her şey çok güzel görünüyor. Yemek için bize yakında bir lokantayı ve acele etmemizi öneriyor. Biraz daha gecikirsek açık bir yer bulamayabilirmişiz.

    YEMEK YEMEK İÇİN SIRAYA GİRMELİ, UZUN UZUN BEKLEMELİYİZ
    Evimizin hemen ilerisinde kocaman dikdörtgen bir park var. Cıvıl cıvıl bir park. Sohbet edenler, yürüyüş yapanlar, çılgın aşıklar, koşturan çocuklar…

    Gideceğimiz lokanta hemen parkın kenarında. Parka bakan kocaman bir balkonu var, insanlar balkonda otuyor, pek yemek yiyorlarmış gibi görünmüyorlar ama. Hafif endişelensek de sıcak bir yemek uğruna dik merdivenleri tırmanıyoruz. Bu binanın tavanları da çok yüksek yani iki katı dört kat olarak çıkıyoruz.

    Lokantanın kapısında bizi şık giyimli garsonlar karşılıyor. Giriş o kadar şık ki küçük bir saray parçası gibi. “Galiba çok pahalı bir yere geldik” diyerek oturmadan menüyü istiyoruz.

    Nehir kıyısı yerleşimlerNehir kıyısı yerleşimler

    Bize manalı manalı gülen siyahi bir garson uzatıyor menüyü. “Fiyatlar gayet makul oturalım” diyoruz bu kez biz garsona gülümseyerek bakıyoruz. Bir süre sonra garsonun gülümseyişini çözüyoruz. Meğersem yemek yiyebilmemiz için sıraya girmemiz gerekiyormuş. O balkonda oturanlar sıra bekleyenlermiş.

    Çok acıkmış halimizle o kadar çok merdiveni çıkınca yine hepsini inip başka yer aramaya gönlümüz razı olmuyor. Yalnız balkona geçip beklemek için deiçerdekilerin yemek yiyip gitmesi lazım, yani onun bile sırası var.

    Garsonumuz Afro Kübalı’ların tersine orta boylu, hafif balık etli, yuvarlak yanaklı çok sempatik bir tip. Acıklı halimize espriler yapıp duruyor ama bu bizi teselli etmiyor.

    İçerde hepi topu altı masa var, oturanların gözlerinin içine bakıyoruz, hadi bir an önce yiyip kalkın diye. Balkonda bize yer açılınca az biraz mutlu oluyoruz ama fark ediyoruz ki bizden sonra bekleyen kimse yok. Sıra bize gelince bunlar “servis bitti” demesin sonra, çünkü saat gecenin 10 u, neyse gece 12 ye kadar servis varmış. “Bu saatten sonra yemek yemesek ne olur ki?” diyorum ama bayağı uzun süredir açız.

    İÇİNE BİR ŞEY KATMASIN
    En sonunda çok şık masamıza oturuyoruz. Yemek siparişimizi veriyoruz ve beklemeye başlıyoruz beş dakika sonra sempatik garsonumuz geliyor istediğimiz yemeklerin kalmamış olduğunu söylüyor. Sinirden ağlayacağız ama garson bunu o kadar komik söylüyor ki biz de bu tersliklere gülmeye başlıyoruz. Mert “bence yeni bir sipariş vermeyelim, ne varsa onu getirsinler, yemeğin bitmiş olduğunu anlamaları 10 dakika sürüyor bunların” diyor ve çok haklı.

    Nehir kıyısı yerleşimler
    Mutfakta ne varsa getirmesini söylüyoruz. Saat 23’e gelirken yemekler geliyor, yemek dediysek domates çorbası, masaya gelmesi nerdeyse yarım saat sürdü. Biz masaya kafamızı koyup uyumaya başlamıştık artık. Gelen yemekleri görünce gülmeye başlıyoruz, artık sinirlerimiz iyice gevşiyor, garson da gülüyor. Bize güzel bir içki getireceğini söylüyor, bizde “sen ısmarla” diyoruz, artık karşılıklı muhabbete başlıyoruz. Kendi parasının buna yetmeyeceğini ama bizim bu sefer çok mutlu olacağımızı söylüyor. “İçine bir şey katmasın” diyorum, gülmekten yerlere yatıyor. Bizi çok sevdi anlaşılan.

    Bize kar kıvamında ince kırılmış buzların içinde bir içki getiriyor. Gerçekten on gündür böyle bir şey içmemişiz, bu tropik sıcakta harika bir şey. Adını soruyoruz Daiquiri imiş. Doğru telaffuz edemiyoruz, defalarca söylüyoruz ama olmuyor, “q” sesini nasıl çıkarmamız gerektiğini gösteriyor, İspanyolca dersine başlamış gibi oluyoruz. Umduğumuz yemeği yiyemesek de müthiş eğleniyoruz, nerdeyse bir arkadaş ediniyoruz. Gece 12’de dükkânı kapatıp evimize geliyoruz.

    Matanzas tam bir kıyı şehri. Gecenin o saatinde parklar hala cıvıl cıvıl. Biz o kadar yorgunuz ki gidip yatıyoruz.

    “KÜBA’NIN VENEDİK’İ” DİYENLER VAR
    Ertesi sabah erkenden kalkıyoruz. Öğlene kadar Matanzas’ı gezip öğleden sonra Varedero’ya gideceğiz. Amanda uyanmamış ama annesi dün geceki koltuğunda hiç yerinden kıpırdamamış gibi oturuyor. Kahvaltımızı evde çalışan bir kadın hazırlıyor.

    Burada bazı evlerde maddi durumu iyi olanlar ev işleri için başkalarını çalıştırıyor. Kahvaltı için yemek odasına geçiyoruz. İki ayrı masa var, şık bir restoran havasında. Eski bir kitaplık, bir konsol ve küçük bir büfe var. İçlerinde bu evde yaşayanlara ait özel eşyalar var, bir müze-ev gibi döşenmiş. Her şey çok özenli. Öğlen gelip eşyalarımızı almak üzere ayrılıyoruz.

    Bu şehirle ilgili pek araştırma yapmadık, yabancılar bu şehre yalnızca Varedero’ya giderken uğruyorlar.

    Matanzas 1600’lü yıllarda kurulmuş liman ve ticaret şehri olarak önemini korumuş bir yer. Şehrin içinden üç nehir geçiyor ve üstü köprülerle dolu. “Küba’nın Venedik’i” diyen varmış ama biz Venedik’lik bir durum görmüyoruz. Burası da Havana gibi yüksek binalarla dolu. Nehirler büyük ve geniş olduğu için tekneler çok kullanılıyor.

    Köprünün birinden geçiyoruz, tamamen demirden yapılmış, hiç beton ve asfalt kullanılmamış, arabalar demir ızgaraların üzerinden geçiyor. Izgaraların arasından alttan akan nehri görebiliyoruz.

    Matanzas’taki köprülerden biriMatanzas’taki köprülerden biri
    Matanzas’ta bir parkta mozaikten yapılmış Che portresiMatanzas’ta bir parkta mozaikten yapılmış Che portresi
    Köprünün karşındaki parkta mozaikten yapılmış bir Che Guevara resmi var. Parkta oturup Che’ye bakıyoruz. Cehennemden cennet yaratan, imkânsızı mümkün kılan adamı ve yoldaşlarını düşünüyoruz.

    Devrimden önce Küba bir cehennem gibiymiş. Mafyanın, uyuşturucu tacirlerinin, hırsızların diktatörün sakinlerine kan kusturduğu bir ada imiş.

    Ayaklarımızın altındaki topraklar kanla yıkanmış adeta. Kölelik resmen kaldırılsa bile fiilen devam etmiş halkın üzerinde. Çocuklar açlıktan, hastalıklardan ölüyormuş. Şimdi yoksul bile olsalar hastalıklardan ölmüyorlar, onları sömüren kimse yok, dünyanın ambargosuna başkaldırıyorlar ve hala ayaktalar.

    Matanzas’ta kenar mahalle sokaklarıMatanzas’ta kenar mahalle sokakları
    Gülümseyen yüzlerGülümseyen yüzler
    Nehir kıyısındaki evler bizim gecekondu mahallelerine benziyor. Belli ki çok yoksullar ama her şeye rağmen gülümsüyorlar yüzümüze. Mutsuz ve umutsuz görünmüyorlar.

    Nehrin denize kavuştuğu kıyıya kadar yürüyoruz. Kocaman bir nehir pırıl pırıl akıyor okyanusa. Etrafta ne bir çöp nede kirli sular görünüyor. Kocaman bir kumsal var önümüzde insanlar yürüyüş yapıyor.Kıyıda bir tesis var, çocuklar ve gençler içeri giriyor bir sörf ve yelken kulübü gibi bir yer.

    Okyanus o kadar dingin ki şaşıyoruz.

    Sanat galerilerinden biriSanat galerilerinden biri
    Kıyı boyunca ilerliyoruz. Tren istasyonunda bekleyen insanlar görüyoruz. Liman oldukça hareketli. Kıyıdan bakınca rengârenk bir kent görünüyor. Şehirdeki muazzam bir tiyatro binası var. Oldukça eski bir bina. Bir sürü sanat galerisi var. Resim ve heykel sergileri geziyoruz. Bir tane devlet dairesine girmeye çalışıyoruz ama çok geçmeden fark edilip kibarca dışarıya çıkarılıyoruz.

    TÜRKİYE DE NE OLA Kİ, YENİLİR Mİ İÇİLİR Mİ?
    Başka bir köprüden geçip kenar mahallelere giriyoruz. Belli ki buralara pek yabancı turist gelmiyor. Bize karşı müthiş bir ilgi var.

    Tostones (yeşil muz kızartması) yapan bir el arabasının önünde takılıyoruz. Kızarınca patates cipsi gibi oluyor ama bizim yediğimiz muzlardan değil. Burada iki çeşit muz var; sarı muz ve yeşil muz. Sarılar incecik kabuklu ve küçük, diğeri ise oldukça kalın ve yeşil kabuklu bir tür.

    Sokak satıcılarıSokak satıcıları
    Çakmak gazı satıcısının eşiÇakmak gazı satıcısının eşi
    Mert çakmak gazı satan bir adamla sohbet ediyor. Bizde yaklaşıyoruz, karısı geliyor, evden yemek getirmiş. Kapı önü sohbetine başlıyoruz başkaları da katılıyor. Türkiye hakkında sorular soruyorlar.

    Bizi Arap ülkesi sanıyorlar. Kadın Pınar’la ellerimize bakıp çok bakımsız buluyor. Etrafımızdaki kadınların inanılmaz süslü tırnakları var. Ve bize Türkiye’de saçlarımız açık gezip gezemediğimizi soruyorlar. Bir tanesi Mert’e bizi gösterip ikisi de eşin mi diye sorunca sinirden bir gülme geliyor hepimize.

    Canımız sıkılıyor azıcık. Kendimizi ne kadar da çok önemsiyormuşuz meğer. Aslında şu koskoca dünyada küçük bir noktayız. Dünyanın öteki ucuna gidince “Türkiye de ne ola ki?” diyor insanlar “yenir mi içilir mi?”

    KÜBA LİMANLARINA YANAŞAN BİR GEMİ 6 AY BOYUNCA ABD LİMANLARINA GİREMİYOR
    Ara sokaklarda dolaşmaya başlıyoruz, burada daha önce gördüğümüz yerlere göre daha yoksul mahalleler görüyoruz. Buradan daha yoksul mahalleri de başka yerde görmeyeceğiz zaten. Bu da ABD tarafından Küba’ya dayatılan 1960’lardan bu yana aralıksız devam eden ekonomik ambargonun sonuçlarından biri.

    Küba limanlarına yanaşan bir gemi 6 ay boyunca ABD limanlarına giremiyor. Ama onlar direniyor, bütün dünya hiç bir şey satmasa da ayakta kalabileceklerini gösteriyorlar herkese.

    Varedero buraya çok yakın. Dünyanın en güzel kumsalları orada. Bazı yazılarda Kübalıların buraya girmesinin yasak olduğunu okumuştum. Ama burada Varedero’ya tatile gelen Kübalıların Matanzas’ta kalıp denize günübirlik girip gittiklerini söylüyorlar. Matanzas’ta yalnızca konaklıyorlar çünkü Kübalıların turistik otellerde kalmaları yasak.

    Havana’da sık sık Küba’ya gelen bir turist, bunu sistemin kendini korumak ve fuhuşa engel olabilmek için yaptığını, Kübalıların yurt dışına göç edebilmek uğruna turistlerle ilişki kurdukları için böyle bir yasak konduğunu söylemişti.

    Varedero gezginler için pek tavsiye edilen bir yer değil. 5 yıldızlı otellerle dolu, ince uzun bir yarımda. Otel merakımızdan değil ama okyanus kenarındaki o güzel kumsalları merakımızdan gidiyoruz biz.

    Niquel ve oğlu bizden önce gelmiş evimizin önünde bekliyorlardı bizi. Amanda ve annesiyle vedalaştıktan sonra hemen yola koyuluyoruz. Varedero o kadar yakınmış ki yarım saat bile sürmüyor. Girişinde bir kontrol noktası var, Niquel bir şeyler söylüyor geçiyoruz. Burada devletten izinli olmayanlar, araçlarına yabancı alamıyor. Yani “benim ahbabımdır, birlikte geziyoruz” diyemiyorsunuz.

    Burası Küba’ya benzemiyor, Büyük oteller, geniş caddeler, alışveriş merkezleri… Bambaşka bir yer. Bu oteller İspanyol kökenli ve her otelde, bir İspanyol ve bir Kübalı müdür bulunuyor.

    Niguel her zaman olduğu bizi buranın seyir tepesi sayılan bir tepeciğe götürüyor. Tepeciğin ortasında bir anıt var var her şey İspanyolca. Anıt ne için dikilmiş oraya anlamıyoruz.

    UFUKTA KOLOMB’UN YELKENLİ GEMİLERİ GÖRÜNSE ŞAŞIRMAYACAĞIZ ARTIK
    Devrim öncesinde, 1950’li yıllarda, burada, Amerikalıların muhteşem villaları bulunuyormuş ve günümüzde bu villalar, Kübalılar tarafından kullanılıyor. Buraya yılda yaklaşık 500-600 bin turist geldiği söyleniyor.

    Niquel bize yarımadada bir tur attırıyor. Her yer otellerle dolu değil. Bitki örtüsünün korunduğu park gibi kısımlar da var.

    Biz geniş ve güzel bir caddenin artasında iki saat sonra aynı yerde buluşmak üzere iniyoruz. Oteller daha çok yarımadanın uç tarafında. Buradan direk kumsala çıkabiliyoruz. Burası ince uzun bir yarım ada olduğundan, hem sağ hem sol tarafımız deniz.

    Sol taraftan kumsala çıkmak için bitki örtüsünün içine dalıyoruz. Burada uzun boylu kum bitkileri oldukça fazla. Her yer tropik bitkilerle dolu. Bizim saksılarda çiçek diye yetiştirdiğimiz bitkiler burada kumlardan fışkırıyor, boyumuzu geçiyor. Bahçelerden yürürken bir binanın önüne geliyoruz burası bir çeşit müze ev, ücretsiz gezilebiliyor.

    Varedero’daki Müze evVaredero’daki Müze ev
    İki katlı yazlık bir villa. İçeride doldurulmuş hayvanlar var. Bölgede yaşayan hayvanlar hakkında bayağı fikrimiz oluyor. Adanın yerlilerinin kullandığı aletler ve eşyalar, duvarlarda ise yerlilerin ve ilk İspanyolların fotoğrafları sergileniyor. Bu bölgenin eski sahipleri olmalılar. Her evde olduğu gibi burada da çok güzel antika bir piyano mevcut.

    Müze evin terasına çıkınca palmiye ve hindistan cevizi dalları arasından görünen mavilik bizi telaşlandırıyor. Buz mavisi bir deniz tam karşımızda. Birden telaşlanıyoruz sanki deniz kaçacakmış gibi koşarak iniyoruz aşağıya. Bembeyaz incecik kumlar ve kocaman okyanus ayaklarımızı ıslatıyor.

    Böyle açık mavi renkli denizi fotoğraflarda ve belgesellerde gördüm yalnızca. Ufukta Kolomb’un yelkenli gemileri görünse şaşırmayacağız artık.

    Deniz kenarında eğlenen neşeli Kübalılar ve turistler var.

    Artık yağışlı mevsime doğru yaklaştığımızdan turistlerden çok Kübalılar tadını çıkarıyor sahilin.

    Denizde yüzen kocaman Pelikanlar bizi ürkütüyor. Mert “benim güneşe alerjim var denize girmeyeceğim” diyor. Pınar’a bakıyorum “girsek bu pelikanlar bizi gagalar mı?” diyorum. İlk defa karşılaşıyoruz kendisiyle, bayağı iri bir kuş. Gagasının torbasına balık doldurmak için denize dik dalışlar yapıyor.

    ZAPATA YARIM ADASINI GÖSTERİYORUZ HARİTADA; “TAMAM SORUN YOK”
    Üçümüz birbirimize kızıyoruz “niyeNiquel’e iki saat sonra gelmesini söyledik” diye. Burada akşama kadar kalabiliriz. Çocuklarla eğleniyoruz, koşturuyoruz, bir türlü oradan ayrılmak istemiyoruz. Gerçekten görülmeye değer bir yer. Bir daha öyle güzel kumsal görürmüyüz bilemiyoruz. Burada bir havaalanı da varmış. Avrupalı turistler direkt buraya geliyor ve tatillerini yapıp hiç başka bir yer görmeden gidiyorlarmış. Ne yazık onlara!

    Niquel bıraktığımız yerde bizi bekliyor, tabi biz biraz geciktik, kumsaldan ayrılmamız zor oldu. Yeniden haritamızı açıyoruz, ona Zapata Yarımadası’nı gösteriyoruz “tamam sorun yok” işareti yapıyor düşüyoruz yollara.

    Önce doğuya doğru gidiyoruz. Gardenias’tan geçip güneye döneceğiz. Zapata yarımadası ve Domuzlar Körfezi adanın güney kıyısında Karayip Denizi’nin kenarında. Turistlerin cirit attığı bir yer değil ama Kübalılar ve bizim için önemli.

    Kübalılar orada bir destan yazmış. Bizse o destanla Nazım Hikmet’in dizelerinde buluşmuşuz. Yolda her Zapata sözcüğü geçtikçe gözlerimin önüne bir film sahnesi geliveriyor. Meksika’nın yazgısını değiştirmeye çalışmış EmilianoZapata’yı anlatan o film. Ardından bu bölgenin Nazım’ın dizelerinde geçen adlarını yineliyorum içimden…

    küba kıyıları koylarıyla göründü
    koylar gümüş leğenler gibi yan yana dizili
    küba koylarının suları rahattır ve bütün denizlerde yüzen bütün gemileri aynı gün aynı gece barındırabilir
    biliyorum bir cennet yameşidirküba adası meksika körfezinin sepetinde
    yılan yoktur küba’da akrepler de ağulu değil
    vahşi hayvan da yok sapata bataklıklarındaki timsahları saymazsan boyları da yedi metreye kadar arkalarına geçip sopayı indirdin mi işleri tamam
    bir de köpek balıkları kohimar kayalıklarında
    bir portakal çekirdeği atarsın terli sıcak toprağına sabahleyin küba’nın bir portakal bahçesi bulursun akşamüstü2

    ABD emperyalizminin silahlı katilleriyle boğuşulmuş bir destan yazılmış Domuzlar Körfezi uzaklardan görünmeye başladı. Uzaklarda sanki bir tank var. Tankın üzerinde Fidel. Yoksa düş mü görüyorum?yazisonuikonu

    microsoft project 2016 lisans satın al

    etiketlerETİKETLER
    Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.