arama

    Adana Seyhan Gezilecek 50 Yer (Detaylı)

    • paylaş
    • paylaş
    • paylaş
    • paylaş
    • paylaş
    • Beğen
      Loading...

    TEPEBAĞ MAHALLESİ:

    Adana’nın ilk yerleşim yeri olan Tepebağ Höyüğü buradadır. Tepebağ mahallesinin ulaşılabilen kayıtları, MÖ 2000 yılına ait belgelerle başlar. 1360 yılında, Türklerin Tepebağ mahallesini ve çevresini fethetmesiyle devam eder, geleneksel Adana evlerine ait belgelerle sürdürülür. 1998 yılında gerçekleşen Adana depremi, buna bağlı olarak yaşanan göçü ve hasarlı evlerin sit alanında olması nedeniyle onarılamayıp turizme olan etkisi olumsuz olmuştur. Tepebağ höyüğü, Seyhan nehri ile sınırlı 20 hektarlık bir alana yapılmıştır. 360 x 630 metre ölçülerinde ve 15 metre yükseltiye sahiptir. Bölgedeki en büyük höyüklerden birisidir. 2013 yılında höyükte kazılar başlamış ve şimdiye kadar yüzeyden yaklaşık 5 metre derinliğe kadar inilmiş ve 6 kültür tabakası saptanmıştır. Daha derine inildikçe, yaklaşık 3500 yıl öncesine yani Geç Tunç Çağına kadar kesintisiz iskan olduğu anlaşılır. Her dönemin sosyokültürel ve sosyoekonomik yaşamına ışık tutan mimarinin yanı sıra pipolar, ağırlıklar, kandiller, sikkeler, amphoralar, unguentariumlar, figürinler ve çeşitli çanak-çömlek parçaları bulunmuştur. Yine Tepebağ höyüğünde yürütülen kazılarda, Adana kentinin ilk yerleşim yerinin burası olduğu konusunda önemli kanıtlar ortaya çıkmıştır.



    amatör porno |
    porno izle |

    Evet, bu kazılar devam ederken, bir yandan da Tepebağ mahallesinin günümüzdeki durumundan söz edelim.

    Bir zamanlar, Adana merkezindeki mahallenin çevresi surlarla çevrilidir. Ramazanoğulları Beyliği döneminde burası yerleşime açılır. Yerleşim alanında, 1495 yılında, Ramazanoğlu Halil Bey’in yaptırdığı konakla başlayan yeni şehirleşme döneminde, yapımı gerçekleştirilen evlerin çoğu ise 18’nci yüzyıldan kalmadır. Evlerin çoğu, şemsiyeyi andıran geniş saçakları, yüksek tavanları ve cumbalarıyla geçmişin nostaljik havasını günümüze taşıyor. Ünlü “Adana’nın yolları taştan” türküsüne ilham veren daracık sokaklara açılan kanatlı kapılardan evin avlusuna girildiğinde, yüzlerce yıllık kültür ile karşılaşılır. Ancak Adana depreminden sonra, mahalle, yıkılan ve bir daha onarılmayan evler nedeniyle, tarihi mahalleyi harabe gibi gösteriyor. Buranın bir diğer özelliği, Adana şehrinde her yer düz iken, burası yokuşluktur.

    Evet, bu mahallede, sivil konut mimarisinin en güzel örnekleri bulunuyor. Çünkü Tepebağ mahallesi, Osmanlı döneminde, varlıklı bir Ermeni mahallesidir. Ermeni mimarisini yansıtan tarihi evler ve taş okullar bulunuyordu. Tepebağ Lisesi, Cumhuriyetin ilk yıllarında “Amerikan Kız Kolleji” olarak eğitim vermiştir. Hatta bu okul ile Bebekli Kilise arasında yer altından bir bağlantı olduğu söylenir. Ermeniler, o dönemde, Kollejin güneyinde ikamet etmişlerdir.

    Bölgedeki yapıların birçoğu Sit alanı ilan edilerek koruma altına alındığı için, bu yapılarda bu güne kadar hiçbir onarım faaliyeti de yapılamamıştır. Ancak, 27 Haziran 1998 Adana depreminde bu konutların birçoğu hasar gördü. Ardından, Tepebağ bölgesinin bir arkeoloji parkına dönüştürülmesine karar verildi. Yukarıda sözünü ettiğim gibi kazı çalışmaları başladı ve bir yandan da 18’nci yüzyıldan kalan gerek evler ve gerekse kamu binaları, deprem sonucu onarılıp restore edilerek butik otellere, kafelere ve restoranlara dönüştürülmeye başlandı. Ayrıca yine bu evlerde film ve dizi çekimleri yapılıyor. Ramazanoğlu Konağı, Adana’nın ve Türkiye’nin en eski ev örneklerindendir. Dünyada yapıldığı günden bu yana, hala ayakta olan en kadim evlerden birisidir. Mahallenin çevresi çok hareketli olmasına rağmen, içleri çok tenhadır. Çünkü depremden sonra özellikle nüfus iyice azalmıştır. Son bir not, Atatürk’ün evi Tepebağ mahallesindedir.

      

    Atatürk Müzesi-Suphi Paşa Konağı:

    Tepebağ Mahallesindedir. Mustafa Kemal Atatürk, Adana şehrini 9 kere ziyaret etmiştir. 15 Mart 1923 tarihinde eşi Latife Hanım ile şehri ilk ziyaret ettiğinde, Adana’da eski adı Ramazanoğulları ailesinden Suphi Paşa’nın Konağı olan (Tepebaşı Konağı) bu binada iki gece kalmıştır. 13 Ocak 1925 tarihinde şehre geldiğinde ise yine bu konakta kalmıştır. Seyhan nehri kıyısındaki konak, Eski ve Yeni köprü arasındaydı. 1882 yılında Reji Dairesi ve lojman olarak yaptırılmıştı. 1902 yılında Adanalı Suphi Paşa, konağı satın alarak bazı odalar ekletti. Atatürk’ün Adana’ya geleceği öğrenilir öğrenilmez, Adana Belediye Başkanı Ali Münif, onun kalabileceği en uygun yer olarak bu konağı seçti. Yapı: 2 katlı, çıkmalı, kırma çatılı, kagir bir yapıdır. Bu özellikleri nedeniyle kültür varlığı olarak tescil edilmiş ve koruma altına alınmıştır. Evet, burası geleneksel bir Adana evidir.

    Daha sonra ise 1981 yılında “Atatürk Bilim ve Kültür Müzesi” olarak düzenlenmiş ve ziyarete açılmıştır, giriş ücretsizdir. Konağın güneyinde, havuzlu büyük bir bahçe vardır. Müzeye: nehre bakan kemerli bir kapıdan girilir. Buradan selamlık denen geniş salona geçilir. Alt katında üç odası, kiler ve mutfak vardır. Salondan bir merdivenle üst kata çıkılır. Üst katta, büyük bir salon, odalar, haremlik vardır. Atatürk, konağın kuzeyindeki caddeye bakan yönünde ve köşede bulunan cumbalı odada yatmış, bitişiğindeki odayı da çalışma odası olarak kullanmıştır.

    Çalışma odasında: Maraş işi koltuk, masa, sandalye, telefon, dolap ve Atatürk portresiyle birlikte Kurtuluş savaşı sırasında ve sonrası yıllarda çıkan yerel gazetelerden Yeni Adana, Türk Sözü, Çukurova, Dirlik gazeteleri bulunmaktadır.

    Kütüphane’de ise: Osmanlıca ve Türkçe (Latin harfleriyle) yazılı 2000’e yakın kitap vardır. Kitapların çoğu bağış yolu ile sağlanmıştır.

    Konağın bu yönünde ikinci bir giriş kapısı bulunmaktadır.

       

    Müzede, çok sayıda kitap, Atatürk’ün bal mumu heykeli (binanın üst katındaki bu bal mumu heykel, Emekli Subay Nevzat Duruak tarafından yapılmıştır) ve Kuvay-i Milliye döneminden kalma büstler, gazete arşivleri, fotoğraflar, etnoğrafik ürünler sergileniyor. Burada ayrıca Hatay’ın kurtuluşunu anlatan özel bir oda da vardır. Bu odanın hikayesi ise şudur “Atatürk Adana’ya geldiğinde, Ayşe Fıtnat hanımın başkanlığında bir gurup Hataylı, Fransız işgalindeki Hatay’dan gelerek Atatürk’ün huzuruna çıkmış ve ona siyah gül hediye etmiştir. Buna karşılık Atatürk de “Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde kalamaz” demiştir. Bu olayı anlatmak için, bu odaya mankenler konmuştur. Ayrıca ceviz oymalı sehpa, Türk bayrağı ve Hatay’dan gelen heyetin çeşitli boylarda fotoğrafları bulunur.

    Her yıl, Atatürk’ün Adana’ya gelişi anma törenleri, 15 Mart tarihinde burada kutlanır.

      

    Adana Sinema Müzesi:

    23 Eylül 2011 tarihinde açılan müze, Tepebağ mahallesinde, Taşköprü yolunun devamında, eski tahta bir konak içindedir. Tepebağ mahallesindeki sıralı konaklardan ilkinin restore edilmesiyle oluşturulmuştur. Konak: 3 katlıdır. Tahta basamaklarla çıkılır. Giriş ücretsizdir. Müzeyi gezmek için 30 dakika ayırmalısınız.

       

    Müzenin ana teması: “Altın Koza” gibi önemli bir film festivaline ev sahipliği yapan Adana şehrinin, sinema sanatına verdiği saygıdır. Altın Koza film festivali hakkında kısa bilgi: festival ilk olarak 1969 yılında yapılır. O tarihten günümüze kadar her yıl zenginleşerek devam eder ve sadece Çukurova bölgesinin değil, ülkemizin tümünün önemli ve ilgi gören kültür sanat etkinliklerinden birisi olur.

    Burada, sinemada emeği geçen Adana doğumlu sanatçı ve yazarların bal mumu heykelleri sergileniyor. Bunlar arasında hemen göze çarpanlar: Münir Özkul, Muzaffer İzgü, Şener Şen, Yılmaz Güney, Orhan Kemal, Abidin Dino, Adile Naşit, Ali Özgentürk, Orhan Duru, Aytaç Arman, Bilal İnci, Meral Zeren, Menderes Samancılar, Nurhan Tekerek, Mahmut Hekimoğlu…. Balmumu heykellerin bazıları oldukça gerçekçi görülüyor.

      

    Müzede ayrıca: antika fotoğraf makinaları, film afişleri, Yılmaz Güney’in kişisel eşyaları, hapishanede iken karısına yazdığı mektuplar sergileniyor. Sinema müzesinde bir de kütüphane bölümü var. Buranın arşivinde: 1891 tarihli Osmanlıca fotoğraf kitabı, Artist ve Ses dergileri, Yılmaz Güney’in ilk romanı Boynu Büyük Öldüler ve birçok usta yazarın eserleri bulunuyor. Kütüphane arşivindeki kitap toplamı 2000 adettir.

    Bebekli Kilise:

    Tepebağ mahallesindedir. 1880’li yıllardan kalma, St Paul adına yapılmış bir İtalyan Katolik kilisesidir. Ermeni apostolik kilisesi olarak inşa edilmiştir. 1915 yılından sonra Adana’da Ermeni kalmadığından, kilise Katolik cemaate verilmiştir. Ama Ortodoks cemaati tarafından da kullanılmaktadır.

        

    Kilisenin tepesinde, 2.5 metre boyunda, tunçtan yapılmış Meryem Ana heykeli vardır. Bu heykel “bebeğe”benzetilir ve bu yüzden kiliseye “Bebekli kilise” ismi verilmiştir. Meryem Ana’nın “bebek” olarak adlandırıldığı dünyadaki tek mekandır. Bu kilise ile ilgili, 2005 yılında yaşanan bir olay var, bundan biraz söz etmek istiyorum. 2005 yılında kilisenin Polonya asıllı papazı Niewinski, kilise çevresindeki iş yeri ve dükkanları bedelsiz olarak kilise arsasına katmak ister, ama beceremeyince de kilisenin kapısına “kapalı” yazısı asıp kayıplara karışır. Bir başka söylentiye göre: Vatikan, kilise çevresindeki eğlence mekanlarının ruhsatlarının iptalini ister, bu istek yerine getirilmeyince kilisenin Vatikan talimatıyla kapatıldığı söylenir. Öte yandan: mahalleli tarafından söylenenlere göre, kilise çevresindeki arsalar, 1968 yılında zamanın papazı Alponz tarafından, İrfan Ekmekçi isimli bir avukata satılmıştır. 2005 yılında ise, görevli papaz, kilisenin çevresindeki oldukça büyük bir araziyi, kilise arsasına bedelsiz katmak istemiştir. Tabii bu istek olmamış, kilise çevresindeki eğlence yerlerinin ruhsatları da iptal edilmemiş, sadece imar planında bir koruma alanı oluşturulmuştur. Evet, yine bir olay, 2011 yılında kilise, kılıç ve bıçaklı kişilerin saldırısına uğramış, İsa ve Meryem Ana ikonaları kırılıp, eşyaları tahrip edilmiştir. Saldırganlar olayın sonrasında yakalanmıştır.

      

    TARİHİ SAAT KULESİ-BÜYÜK SAAT:
    Medresenin hemen yanında, Adana Vakıflar Çarşısı girişinde, Ali Münif Caddesinde, trafiğe kapalı bir alandadır.

    1925 yılında İş Bankası tarafından, başka bir meydanda yaptırılan saat kulesinden sonra, burası “Büyük Saat Kulesi” olarak isimlendirilmiştir. İş bankası, küçük saat meydanında, reklamlarında görülen kumbara şeklinde küçük bir saat yapmıştır. (küçük saat kulesiyle ilgili bilgi aşağıdadır.)

    Kulenin yapımına 1881 yılında Adana Valisi Ziya Paşa zamanında başlanır ve 1882 yılında Vali Abidin Paşa (Abidin Dino’nun dedesidir) zamanında tamamlanır. Kule: resmi dairelerin mesai zamanlarını ve ezan vakitlerini göstermek için yapılmıştır. Çok estetik bir mimarisi yoktur. Küçük tuğlalar kare prizması şeklinde örülerek yapılmıştır. Bu küçük tuğlaların örme işlemi oldukça zordur. Daha çok tarihi değeri ön plandadır. Saat kulesi, 32 metre yüksekliktedir. Bu yükseklik, burayı Türkiye’nin en yüksek saat kulesi yapar. İstanbul Dolmabahçe saat kulesinden 5 metre daha yüksektir. (Dolmabahçe saat kulesi 27 metredir.) Kulenin yapılışı sırasında, Osmanlı hakimiyeti altındaki bir çok yerde saat kulesi bulunmasına rağmen, bu kule, en yüksek kule olması nedeniyle ayrı bir öneme sahiptir. Fransızlar, Adana’yı işgal ettiklerinde, kule Ermeniler tarafından yağmalanıp saat mekanizması tahrip edilmiştir. Ancak, Cumhuriyet döneminde onarılmış, 1926 yılında, Almanya’dan saat mekanizması getirilerek, kuleye monte edilmiştir. Kulede bulunan büyük saat, yapıldığı dönemde, modernleşmenin simgesi olarak önem kazanmıştır. Kulenin dört bir yanda, dört saat bulunuyor. Bu saatler, her saat başında bir çınlama sesi verirler.

    Kulenin içinde: hem yukarı çıkan hem de aşağıya yerin altına inen bir merdiven vardır. Yukarı çıkan, saat mekanizmasının bulunduğu bölüme çıkan merdiven 112 basamaktır. Kulenin üzerinde, baldaken şeklinde bir köşk olup bunun dört tarafına saatin kadranları yerleştirilmiştir.

    Ancak, söylentilere göre: yerin üstündeki uzunluk kadar, yerin altında da kulenin temelleri uzanmaktadır. Temel derinliğinin de 35 metre olduğu söyleniyor. Kulede bulunan saatin: 92 yıldır her hafta, Adana Büyükşehir Belediyesinden bir görevli tarafından kuruluyor ve bakımı yapılıyor. Çünkü: Çan’ında “Societe İntibah Tourhan Djemala a co Adana Turkei” yazan saatin mekanizması özeldir ve her hafta kurulması ve yağlanması gerekiyor. Hatta, bu görevli bir gün saatin mekanizmasının durduğunu gördüğünü, yukarı çıkıp mekanizmaya baktığında ise, saate bir uçurtmanın takılı olduğunu gördüğünü ve uçurtmayı çıkardığında saatin yeniden çalışmaya başladığını söylemektedir.

    Kule: Adana şehrinin en iyi ışıklandırılan mekanıdır. Bu yüzden, burayı özellikle akşam saatlerinde, yani ışıklandırıldığında da görmenizi öneririm, ancak elbette yalnız gitmeyin, güvenlik problem olabilir.

    Bu arada, hani kapısını açık görüp de, saat kulesine çıkmak isteyenler olabilir, kapının açık olması, saatin bakım ve kurulumunu yapmak için gelen görevlinin bulunduğunu gösterir. Adana Büyük şehir Belediyesinden gerekli izinler alındığı takdirde, saat kulesinin tepesine çıkıp, şehir manzarası izlenebilmektedir. Bunun dışında kuleye çıkmak mümkün değildir.

    Kulenin hemen sağ tarafında bir mezar bulunuyor. Bu mezar Adana’nın ilk valisi olan Ziya Paşa’ya aittir. Ayrıca saat kulesinin hemen yanında güzel bir çay bahçesi vardır. Saat kulesinin çevresi: kumaşçılar, tenekeciler, sobacılar, tespihçiler, kuyumcular, her türlü gümüş takı ürünleriyle şalvar, oyma sandık satıcıları ve yemek yerleriyle doludur. Yani iyi bir çevre düzenlemesi yoktur. Gündüzleri şeker ve lokum satıcıları, el sanatları satıcıları, akşamları ise kebapçılar ve kalabalık müşterileriyle doludur. Özellikle, burayı görmek için bir pazar günü sabahı tercih ederseniz, kuleyi gördükten sonra hemen çevresindeki mekanlarda ciğer ve kebap yiyebilirsiniz.

       

    ZİYA PAŞA PARKI:

    Büyük saat kulesinin biraz ilerisindedir. Ziya Paşa’nın kabrinin bulunduğu bu parkta dinlenebilirsiniz ve Adana’nın lezzetli çay ve kahvesini tadabilirsiniz. Burada bir ilginç yapı var. Park alanı içindeki bu tarihi yapı, günümüzden 650 yıl önce Ramazanoğulları Beyliği döneminde, Kanuni Sultan Süleyman’ın misafir olarak kaldığı sarayın selamlığıdır. Burayı da ziyaret edebilirsiniz.

    KÜÇÜK SAAT KULESİ:

    Burası: “Kemer altı Camisi” nin yanındaki kale kapısından dolayı “Ters kapı” ya da “Tarsus Kapı” diye biliniyordu. Ancak Cumhuriyetin ilk yıllarında bu meydana saat konulunca, saat bulunduğu semte de ismini vermiş, semtin ismi “Küçük Saat semti” olmuştur. Saatin mekanizması, sembolik bir kumbara içine yerleştirilmiştir. Yani, sanatsal olarak değeri olmamasına rağmen, şehrin en işlek caddelerinin kavşak noktasında bulunduğu için dikkat çekicidir. Burası şehrin en canlı ticaret noktalarından birisidir. Dükkanlar, alışveriş merkezleri ve günün her saatinde kalabalık yollar ve hareketli manzaralar izlenir. İş bankası, bu saatin mekanizmasının yerleştirildiği kumbaraları, uzun yıllar müşterilerine ve özellikle çocuklara dağıtmıştır.

          

    KAPALI ÇARŞI-KAZANCILAR ÇARŞISI-CİĞERCİLER SOKAK:

    Büyük saat kulesiyle aynı yerdedir. Ciğerciler sokak, tarihi çarşı hamamının karşısındaki sokaktadır.

    Tarihi Kapalı Çarşı; Ramazanoğulları Beyliği döneminde, 1800’lü yılların sonunda yapılmıştır. Yapıldığı yıllarda üstü kapalı olduğu için bu isimle anılır. Daha sonraki yıllarda havanın sıcak olması nedeniyle üstü açılmıştır. Sadece “Bedesten” denen bölümün üstü halen kapalıdır.

    Birçok deprem ve işgal görmesine rağmen, restore edilerek günümüze kadar ulaşmıştır.

    Merkezde konumlandırılmış Hükümet konağı, Ulu cami ve Yağ camisine komşu olan bu çarşıda: kalaycılar, bakırcılar, ahşap işlemecileri gibi yerler vardır. Yani “Kazancılar Çarşısı” tarihi kapalı çarşıda bakır kazan imal edenlerin ve kalaycıların bulunduğu kısımdır. Pazar günleri kapalı olan burada: diğer günlerde hala kazancılar, kalaycılar, antikacılar, sandıkçılar, kebap şişleri yapanlar ve yöresel bir tatlı olan tahin helvası üreticilerini görebilirsiniz.

    Şehrin alışveriş için en elverişli yeridir. Burayı gezerken hediyelik bazı şeyler satın alabilirsiniz.

    Kazancılar çarşısında, her pazar bir hareketlilik yaşanır. Pazar sabahı saat: 05.00’de “Ciğerciler Sokağı” nda kurulan ciğer tezgahlarından dumanlar tütmeye başlar, saat 06.00 gibi masalar müşterilerle dolar ve metrelerce uzaktan görülen dumanlar ve alınan koku, sokağa girildiğinde hemen hissedilir. Saat: 09.00-10.00 gibi burası boşalır.

    Açık havada, şarkılar-türküler eşliğinde güne ciğer yiyerek başlanır. Evet sabah kahvaltısında zeytin, peynir, reçel yerine acılı ciğer kebabı, çay yerine şalgam suyu içiliyor ve bu gelenek yaklaşık 100 yıldır devam ediyor. Sadece ciğer mi, hayır, sadece sabahın erken saatleri mi hayır. Burada tarihi kebapçılar da bulunuyor ve bunlara akşam saatlerinde de gidilebilir. Hatta, bir kebapçı dükkanının 1908 yılında açıldığı söyleniyor. Adana’nın bu en eski kebapçı dükkanında, lezzetli kebaplar yemek mümkündür. Fasıllı eğlenceler eşliğinde, salata ve meze çeşitleri de muhteşem güzeldir.

    TAŞ KÖPRÜ:
    Seyhan nehri üzerindedir. Adana merkez ilçelerinden Seyhan ve Yüreğil ilçelerini birbirine bağlar. Adana şehrinin simgesi kabul edilen bu köprü, kısa bir süre öncesine kadar, dünya üzerinde, üzerinde araç trafiğinin işlediği en eski köprü olarak biliniyordu.

    Gelelim köprü hakkındaki mimari bilgilere:

    Köprü MS 384 yılında Roma İmparatoru Hadrianus (117-138) döneminde, mimar Auxentus tarafından yapılmıştır. Yapılış amacı: Roma askerlerinin ulaşımını sağlamaktır. Ayrıca bölgedeki ticaret ağının da önemli bir parçasıdır.

    Adana Arkeoloji Müzesinde bulunan köprü kitabesinde; köprünün mimarının ismi yazılıdır. Bu yazıtta “Gerçek şu ki Auxentius, bu mucize senin eserindir. Daha önceleri, tecrübesiz olan çok kişinin çeşitli teşebbüsleri oldu, fakat onların girişimleri Tarsus çayının dalgaları için bile zayıf oldu. Sen ise buradaki köprüyü, kemerlerin üzerinde, ebediyet için kurmuşsun” Köprünün 4’ncü yüzyıla tarihlenen kitabesinde, aynı yerde daha önce köprüler yapıldığı, fakat hepsinin yıkıldığı kayıtlıdır. Mimar Auxentius: Senatörlük makamına kadar yükselmiş, Teknik adamların üstadı ünvanı ile onurlandırılmış, toplumda saygın konumu olan başarılı bir teknik adamdır. Auxentus, hem mimar ve hem de Kilikya Valisi olarak görev yapmıştır. Ayrıca, Roma şehrinde bir köprü ve Diana Tapınağının onarımını yaptığı da bilinir. Köprünün uzun yıllar boyunca Seyhan nehrinin sert tabiatına rağmen yıkılmamış olması, yapılırken dönemin en üstün teknolojisinin ve mühendislik bilgisinin kullanıldığını kanıtlar.

    Daha sonra İmparator I. Justinyen (527-565) döneminde onarılmıştır. Bu onarım öncesinde; Anazarbus şehrini yıkan depremin köprüye de zarar verdiği düşünülmektedir. Çünkü bu dönemde köprü harap durumdadır ve geçmek tehlikelidir. İmparator Justinian, önce büyük bir kanal açtırarak nehrin yatağını değiştirtir ve mevcut nehir yatağı kurutulur. Hasarlı taş ayaklar, kuru zeminde yeniden inşa edilir, onarım tamamlanınca nehir eski yatağına döndürülür. Bu bilgi, köprünün ilk inşa edildiği dönemde de yatağının değiştirildiğini gösterir.

    Abbasiler döneminde: Harun Reşit (766-809) köprünün giriş ve çıkışına kapı ve mazgal gibi ilaveler yaptırır ve Adana kalesine birleştirmiştir. Hatta, Abbasi halifesi Memun döneminde; köprüden geçenlerden para/haraç alındığı bilinmektedir. Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde köprünün kapı ve mazgallarını yazmıştır ancak bunlar günümüze ulaşmamış, sadece kale duvarlarının bazı kalıntıları kalmıştır. Yine Evliya Çelebi’nin köprü hakkındaki yazılarına göre: köprünün uzunluğu 550 adımdır ve 21 gözlüdür, 14 büyük kemeri ile 5 küçük tahliye kemeri vardır. “

    9’ncu yüzyılın başında, Harun Reşit oğlu 7’nci Abbasi Halifesi Memun tarafından köprü onarılır.

    Osmanlı döneminde en kapsamlı onarım 1847 yılında yapılır. Onarım sebebi, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın Adana’yı işgalinde, kalede meydana gelen patlamanın, köprüye hasar vermesi ve 1845 yılında meydana gelen büyük selin, hasarlı kısmı iyice tahrip etmesidir. Bu onarımda, köprünün iki başındaki kapıların üstüne, iki ayrı kitabe yerleştirilmiştir. Bunlarda, köprünün Sultan Abdülmecit’in emriyle onarıldığı yazılıdır. Köprünün batı tarafındaki tonoz ayağında görülen çok kollu yıldız ve hilal ile oluşan armanın da bu onarım sırasında işlendiği düşünülür. 1879 yılında, köprü yine harap halde iken Adana Valisi Ziya Paşa tarafından onartılmıştır. Onarım kitabesi, Adana Etnoğrafya Müzesinde korunmaktadır.

    Son onarım ise, 1949 yılında yapılır.

    Yapıldığında köprü 21 gözlüdür. Ayaklarının genişliği 8,5-9 metredir. Kemer açıklıkları 13.7 ile 17.4 metre arasındadır. Orta kısımdaki kemerin açıklığı 19.6 metreye ulaşır. Kemerlerin bir kısmı tam kemer, bir kısmı sivri kemer biçimindedir. Ancak Seyhan nehrinin ıslah çalışmaları sırasında kara bölümündeki gözleri taş ve toprakla doldurulmuş ve Abidinpaşa caddesinin altında kalmış olup, 14 gözlü görünmektedir. Ortadaki büyük kemerde, iki aslan kabartması görülür. Bu aslan kabartmalarının, zaman içindeki onarımlardan birinde eklendiği düşünülmektedir. Ortaçağ tarzındaki aslanların, Selçuklu dönemine ait olduğu düşünülmektedir.

    Günümüzde; Abidinpaşa caddesindeki bir iş hanının altında korumaya alınan duvar parçası, köprünün köprünün batıdaki başlangıç kalıntısıdır. Doğu tarafında, köprü bitiminde 60-70 metre öteye uzanan rampa, köprünün bu doğrultuda da uzaması gerektiğini işaret eder. Zaten, şehrin doğu kapısının bulunduğu semt, günümüzde “Kale kapısı” diye adlandırılır. Köprünün çıkışı da buradadır. Bu isim, şehirden çıkılan yönü değil, köprüden şehre gelişi referans alır.

    Doğu-batı doğrultusunda uzanan köprü, günümüzde 319 metre uzunluğa sahiptir. Genişliği 11.40 metredir, batı ucunda genişlik 8.5 metreye düşer. Yüksekliği ise 13 metredir. Köprünün ortası, yanlarından 2.5 metre daha yüksektir. İlk yapıldığı yıllarda dar olmasına rağmen, daha sonraki yıllarda genişletilmiştir. Gayet uzun olan köprüde, gerekli mukavemeti sağlamak için kalınlığı fazla tutulmuştur. Köprü parke taş döşelidir.

    Köprü ile ilgili eski dönem fotoğraflarının bazılarında, köprünün üzerinde kule sanılan bir yapı görülür. Günümüze ulaşmayan bu yapı hakkında yapılan incelemeler sonucu, bu yapının bir kule değil, iki katlı bina yüksekliğinde bir kapalı çarşı olduğu anlaşılmıştır.

    Köprü hakkında, tarihteki ilk kayıtların Hitit dönemine kadar gittiği bilinir. Çünkü Roma döneminden önce de, Hititler ve Mısır arasındaki ulaşıma en elverişli yol buradan geçiyordu. Toroslardaki Gülek Boğazı (Kilikya kapıları) üzerinden Çukurova’ya açılan ve Tarsus ve Adana’ya ilerleyen yol, eski dönemlerden beri kervanların başlıca yoludur. Ortadoğu’ya ve Suriye’ye ilerleyen ordular için daha uygun bir yol yoktur.

       

    Evet, bazı arkeologlara göre, MÖ 1550’lerde Hattuşa şehrinde hüküm sürmüş olan Hitit Kralı Arnuwanda’ya ait Hattuşaş şehri kalıntılarında bulunan taş tabletlerin birinde: Kral, “Adania” ile olan savaşını anlatırken “Adania denilen bir şehirle savaştım. Önünden bir nehir akıyordu, nehrin üzerinde de bir köprü vardı” demiştir. Ayrıca, bir başka rivayette Hitit Kralı Hattuşili, Suriye’ye giderken, Adana’dan geçmiş ve Seyhan nehri üzerinde bu köprüyü yaptırmıştır. 1860’lı yıllarda, Adana’yı ziyaret eden seyyah Langlois, köprünün Roma İmparatoru Hadrianus (76-138) döneminde yaptırıldığını, adını taşıyan bir kitabenin 1842 yılında mevcut olduğunu yazmıştır, anılan kitabe günümüzde kayıptır.

    2007 yılında yapılan restorasyon çalışmaları sonucunda, köprü araç trafiğine kapatılmıştır, sadece yayaların geçişine açıktır. Bu kapatılmada yeni yapılan köprünün de etkisi olmuştur. Yeni köprüden buraya su verilmiyor, yani sular çekildiğinden, bu köprünün cazibesi de kalmamış ve ayrıca bu köprünün üstü, halihazırda işportacılarla doludur. Yani köprü günümüzde sadece yaya trafiğine açıktır. Öte yandan, köprü üstünde aşırı yoğun motosiklet trafiği de var, buraya yolunuz düşerse gezerken dikkatli olmanızı öneririm, hızla geçiyorlar.

    Köprünün üstünde, özellikle arka planda “Adana Merkez Camisi” nin görüntüsü muhteşemdir. Köprü geceleri ışıklandırılıyor, ama güzel bir ışıklandırma yapılmamış.

    Köprünün hemen karşısında “Atatürk Müzesi” ve “Sinema Müzesi” vardır.

    Son bir not: “Adana köprü başı” nakaratıyla ünlenen türkü, Adana şehrindeki bu köprünün ülke çapında ün kazanmasına neden olmuştur. Halen yörede yaşanan bir geleneğe göre: evlenmelerde, eşyalarla birlikte nehrin üzerinden geçilir, diğer yakada danslar edilerek, eğlenildikten sonra, eşyalar eve götürülür. Düğün zamanında da gelin köprüden geçirilir.

    ULU CAMİ:

    Taşköprü’ye 200 metre mesafededir. Adana Merkez Camisinden sonra, şehirdeki en büyük ikinci camidir.

    Caminin inşasına, 1513 yılında Ramazanoğlu Halil Bey tarafından başlanmış ve 1541 yılında Piri Mehmet Paşa zamanında bitirilerek ibadete açılmıştır. Esas binanın batı tarafındaki giriş kısmı, Ramazanoğlu Halil Bey tarafından yaptırılmıştır. Bu giriş kapısının üstünde, kademeli bir sistemle, yukarı doğru sivrilen konik çatının Selçuklu mimarisi karakterinde yapılmış olması, 16’ncı yüzyılda küçük bir beylik halinde bulunan Ramazanoğullarının burada önce küçük bir mescit yaptırdığı, fakat daha sonra Beyliğin büyümesi ve mescidin yeterli olmaması ile bugünkü esas binanın yapılmış olduğu düşünülmektedir.

    1000 metre kare alanı kaplayan külliye bölgesinde: cami, türbe, medrese ve bahçe vardır. Haremlik, selamlık ve Ziya Paşa türbesi bulunur.

    Türbede bulunan üç sanduka, tamamen çinilerle süslenmiştir.

       

    Özellikle duvarları ve iç bölüm mimarisi görülmeye değerdir. Mimaride Roma ve Bizans kalıntıları, bloklar ve sütunlar kullanılmıştır. Siyah taşlarla süslüdür. Doğu cephesindeki avlu kapısında ve caminin esas mekanının cephesinde, siyah ve beyaz mermer levhalar kullanılarak cephe görünüşüne renk katılmıştır. Kıble duvarına paralel konulmuş, dört sütun ile iki nef teşkil edilmiş ve sütunlar hafif sivri kemerlerle birbirine bağlanmıştır. Kıble duvarında çevresi siyah mermerden yapılmış bir bordürle çevrilen mihrabı, bilhassa caminin kıble duvarını kaplayan 16 ve 17’nci yüzyıllara ait çiniler, güzellikleriyle ilk bakışta dikkat çekmektedir.

    Cami ve türbede kullanılan bu çiniler, mimariye renk katmış ve göz alıcı bir güzellik oluşturmuştur. Bir kısım çini, İznik yapımıdır. Diğer bir kısım çini ise, mahalli üslup ve geleneklere göre yapılmıştır. Caminin mihrabı, tamamen çini kaplanmamış, sadece mihrap nişinin altında bir kısım çini kaplıdır. Çünkü klasik dönemde, mihrabın tamamen çiniyle kaplanması tercih edilmiyordu. Mihrap nişinin alt kısmındaki pano, kare çini levhalarla kaplanmıştır.

    Minare, kare kaide üstünde oturtulmuştur ve doğu portaline bitişiktir. Kaidesindeki madalyonlar ve küçük pencereler, Memlük minarelerini andırır.

    Günümüzde burada çeşitli kurslar (ebru vb.) veriliyor. Son bir not, camide fotoğraf çekilmesine izin vermiyorlar. Camiyi gezerken, çevredeki dükkanlardan cezerye ve lokum alabilirsiniz. Caminin medrese kısmındaki şadırvandan su içmenizi, medrese bahçesinde ise çay içmenizi öneririm.

    YAĞ CAMİ VE RAMAZANOĞULLARI MEDRESESİ:
    Seyhan ilçe merkezinde; Eski Belediye Caddesi üzerinde, Ulu camiye yakın “Büyük çarşı” semtindeki bu cami hakkında: ünlü gezgin Evliya Çelebi: Eski cami olarak söz etmiştir.

    1501 yılında Saint Jacques adında yaptırılan bir Ermeni kilisesinin Ramazanoğlu Halil Bey tarafından camiye dönüştürülmesiyle oluşmuştur.

    1542 yılında Ramazanoğullarından Piri Paşa tarafından medrese ilave edilmiştir.

    Fransız bir seyyah olan Bertrandon Broque, caminin bulunduğu yerde, St Jean kilisesinin bulunduğundan söz eder.

    Evliya Çelebi, ünlü Seyahatnamesinde, bu camiyi “Yağ camisi” ismiyle belirtir. Çünkü caminin önünde bir zamanlar “Yağ pazarı” kurulurmuş.

    Mimari özellikler:

    Caminin en ilgi çeken bölümü: sarı taştan yapılan giriş kapısıdır, burası görkemli görünümü ile dikkat çeker.

    Dikdörtgen planlı cami eski bir kilise yapısı olduğu için, kubbe, şadırvan gibi klasik cami mimari özelliklerine sahip değildir. Caminin önünde dört sütun üzerine beş kemer açıklı revak şeklinde, son cemaat yeri vardır.

    İç duvarları sıvasızdır, ham taş kolonlarda eski medeniyetlerden kalma kalıntılar yani devşirme malzeme kullanılmıştır. Devşirme ve çok alçak olan sütunlar, sivri kemerlerle birbirine bağlanır. Nef üzerini beşik tonoz örter. Büyük bir avlunun çevresine sıralanan dershane, yatakhane ve çeşitli hücrelerden meydana gelen medresesi vardır. Medrese 2005 yılında onarılmıştır. Bu arada merak ettiğim bir husus var, caminin girişinde tanıtım tabelasında, caminin eski bir Ermeni kilisesi kalıntıları üzerine inşa edildiği söyleniyor ancak kalıntılar üzerine değil, doğrudan kilisenin tadil edilmesiyle yapılmıştır, yazılanla bilinen sanırım farklı,

    Sütunlu avlu görülmeye değerdir. Küçük caminin avlusundan girdiğinizde, hemen karşınıza eskiden dervişlerin konakladığı küçük odalara açılan bir kapı görülür. Avluya girince hemen sağ yanda, üzerinde bacalar bulunan bir bölüm göreceksiniz, oranın eskiden şarap mahzeni (bazı kaynaklarda ise yağ deposu) olduğu söyleniyor ve daha sonra yer altındaki bu bölüm, abdest alma yeri olarak düzenlenmiştir.

    Tabii kiliseden çevrilen yapıya, minare eklenmesi gerektiğinden, minare 24 yıl sonra yani 1522 yılında eklenmiştir.

    Evet, son bir not, cami konum olarak; şehrin en iyi ve tanınmış kebapçıları ve şalgam satıcılarına komşudur.

    SABANCI MERKEZ CAMİSİ:
    Seyhan nehri kıyısındadır. Taşköprü’ye oldukça yakındır. Merkez Parkın sonundadır, yani caminin çevresinde oldukça güzel bir park alanı vardır.

    Cami: Türkiye ve Orta doğu’nun en büyük camisidir. Sabancı ailesi, Diyanet İşleri Başkanlığıyla birlikte bu muhteşem eseri yaptırmıştır. Ancak, caminin yapım maliyetinin % 50’lik bölümü halkın bağışlarıyla sağlanmış, kalan kısım ise Hacı Sabancı ve onun ölümünden sonra ise Sabancı ailesi tarafından karşılanmıştır. Bu yüzden, başlangıçta “Merkez Camisi” olarak düşünülen ismi “Sabancı Merkez Camisi” olarak değiştirilmiştir.

    Caminin temeli, 13 Aralık 1988 tarihinde atılmış ve 10 yıl sonra, 1998 yılında açılmıştır. Proje mimarı Necip Dinç’tir. Genel görünüm olarak Sultan Ahmet Camisine, plan ve iç mekan olarak Selimiye Camisine benzer. Bu nedenle, bu camiye: Selimiye’nin eşi, Sultan Ahmet’in kardeşi, Kocatepe’nin çağdaşı denir.

    Mimari özellikleri:

    Caminin mimari özellikleri, İslam ile ilgili çeşitli bilgilerin belirtisi olarak inşa edilmiştir.

    Ana kubbe etrafındaki 4 yarım kubbe: 4 halifeyi, 4 mezhebi, 4 büyük meleği işaret eder. Bir alt kattaki 12 yarım kubbe: İslam’ın tasvip ettiği 12 tasavvuf yolunu ifade eder. 5 normal kubbe: İslam’ın 5 şartını işaret eder. Sekiz fil ayağı üzerine oturtulan 32 metre çapındaki ana kubbe, burayı, Türkiye’de yerden yüksekliği en fazla olan ve en geniş kubbeli camisi yapar. Ana kubbe çapının 32 metre olması, 32 farz’ı işaret eder. Kubbenin namaz kılınan koddan itibaren yüksekliği 54 metredir. Bu yükseklik rakamı: 54 farz’ı temsil eder. Ana kubbedeki 70 pencere, Hz Muhammed’in peygamber olduğunda yaşı ve bir günde kılınan 40 rekat namazı gösterir. Avlusunda 28 kubbe vardır ve bunlar Kuran’da adı geçen 28 peygamberi temsil eder. İki mekandaki (avluda 28 ve 5 normal kubbe) toplam 33 kubbe: tespih, tahmid, tekbirin ayrı ayrı 33’er defa tekrarını belirtir. 6 minare, İmanın 6 şartını temsil eder. Minarelerden: Bunlardan ana gövdeye bitişik 4 tanesinin yüksekliği 99 metre ve son cemaat mahallindeki 2 minarenin yüksekliği ise 75 metredir. 4 minarenin 99 metrelik yüksekliği, Allah’ın 99 güzel ismini anmak içindir. Minarelerde 16 şerefe vardır, bu sayı daha önce kurulan 16 Türk devletini temsil eder. Minareler, beyaz çimente ile fil dişi renginde kırma malzeme karıştırılarak elde edilen betondan, betonarme olarak yapılmıştır. Camiye 5 kapı ve şadırvanlı avluya 3 kapıdan girilir. Bunların toplamı olan 8 sayısı, cennet kapısını simgeler.

    Diğer özellikleri:

    Camide aynı anda 28.500 kişi ibadet edebilmektedir. Camide asansörlü minareye bir verici konmuştur. Bu verici aracılığıyla yapılan telsiz yayını ile, 60 km çaplı bir daire içinde kalan 275 camiye merkezi yayın sistemiyle vaaz yayını yapılmaktadır. Caminin kıble yönündeki sebil çeşmesinden, dini günlerde bal, gül, nar ve su şerbeti akar.

         

    Caminin içi:

    Caminin içindeki çiniler, vitraylar ve altın varaklı yazılar görülmeye değerdir. Hat eserlerinin tümü Hattat Hüseyin Kutlu’ya aittir. Cami çinileri, klasik İznik çinisi tekniğiyle yapılmıştır. Kıble cephesindeki dört pano: büyüklük bakımından dünyanın en büyük cami panoları olarak kabul edilir. Tüm nakış eserleri ve çinilerin desenleri, Mimar Nakkaş Semih İrteş’e aittir. Mihrap, minber, kürsü, taç kapı ve diğer kapılar mermerdir. İç ve dış aydınlatma ve iç seslendirme projeleri, Philips tarafından yapılmıştır. Klimalar kolonlara gizlenerek görüntü kirliliği önlenmiştir.

    YENİ CAMİ-ABDÜRREZZAK ANTAKİ CAMİSİ:
    Kuruköprü’den küçük saate giderken Özler caddesi üzerindedir. Oldukça merkezi konumu nedeniyle ulaşımı kolaydır.

    Yeni cami, kitabesine göre Osmanlı döneminde 1724 yılında Adana şehrinin ünlü zenginlerinden Abdürrazzak Antaki tarafından yaptırılmıştır. Minare ise, 1729 yılında, Abdullah oğlu Ali Beşe tarafından yapıya eklenir. Cami halk arasında “Antaki” ismiyle de bilinir.

    Mimari özellikleri:

    Caminin mimarisi, çok kubbeli ulu cami planı tipindedir. Arap-Memlük mimari etkileri taşır. Mısır-Kahire şehrindeki Memlük yapılarını hatırlatır. Taş işçiliği dikkat çeker. Özellikle kıble cephesindeki taş işçiliği görülmeye değerdir. Pencere kenarlarına küçük sütunlar yerleştirilmiştir. Pencerelerin çevresi, içleri bitki motifleri bulunan rozetlerle süslenmiştir. Tavanda 10 küçük kubbe vardır. Minare güneybatıdadır. Ancak minaresine altından girilen ender camilerden biridir. Minare mükemmel görünüyor. Harimin kuzey duvarının doğu ucunda, 3.53 metre genişliğinde, büyük bir kemerli kapı giriş açıklığı vardır. Ancak kemerin üst kısmı yok edilmiştir. Buraya büyük bir betonarme kiriş eklenmiştir. Caminin minare kürsüsünün caddeye bakan tarafında, Osmanlı dönemi güneş saatlerinin güzel bir örneği vardır. Ancak taştaki aşınma nedeniyle saat görüntüsü bozulmuş, saat mili yoktur.

    1998 Adana depreminde, cami hasar görmüş, Cami derneği tarafından onarımı yaptırılmıştır. Bu onarımda, caminin kubbelerinde bulunan çatlaklar sıvanmış, cami iç beden duvarının derzleri yenilenmiş, tüm ahşap imalatlar yeniden yapılmıştır. Ancak bu onarımda, caminin temel ve temel zemininde herhangi bir inceleme veya güçlendirme çalışması yapılmamış ve ardından, kubbe, minare ve beden duvarında çatlamalar olmuştur. Tüm bu hasarların giderilmesi için, 2012 yılında cami büyük onarımdan geçirilmiştir. Yaklaşık 290 yıldır ilk defa tadilata alınan caminin onarım çalışmaları 14 ay sürmüştür ve bu onarım çalışmalarında, cami bahçesinde bulunan ek kısım yıkılarak tarihi doku korunmuştur. Ek bölüm bodrum kata taşınarak cemaat kapasitesi arttırılmıştır.

    ÇARŞI HAMAMI:
    Eski Belediye caddesi üzerinde, Saat kulesinin karşısındadır. Hamam yapısı, Adana şehrinin en büyük ve en eski hamamıdır. 1529 yılında Ramazanoğlu Halil Bey oğlu Piri Mehmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. Yapı: düzgün taşlarla örülmüş ve mermerlerle kaplanmıştır.

    Giriş kapısı üzerindeki kitabesi, taş oymacılığın en güzel örneklerinden birisi olarak dikkati çeker. Kitabe ve motiflerle süslemelerin altında, 1945 yılında Nuri Has tarafından onarım yapıldığını gösteren mermer levha bulunur.

    İçeride soyunmalık bölümündeki kubbenin de taş işçiliği mükemmeldir. Ilıklık bölümünde, yerdeki döşeme, farklı renkli mermerlerden yapılmıştır. Bu döşeme, Ramazanoğullarının yakın ilişkide bulundukları Suriye ve Mısır mimari stillerinden etkilendiklerinin kanıtıdır.

    Hamamın üstü, 16 x 43 metre ölçülerinde ve üzeri beş kubbe ile örtülüdür. Yapıldığı  dönemlerde, suyu büyük oluklarla Seyhan ırmağından getiriliyordu.

    Hamam yapısı, 1945 yılında restore edilmiştir, yapıldığı tarihten itibaren sadece “Hamam” ismiyle bilinmektedir. Günümüzde de işlevini sürdüren hamamda, ana caddeye bakan kapısındaki taş işçiliği görülmeye değerdir.

    ADANA KALESİ:

    Seyhan ırmağı ve Taşköprü’nün batı kıyısındaki höyük üstündedir. Tepebağ ve Kayalıbağ mahallelerini çevreleyen bir konumdadır.

    Kale, yontma taştan yapılmış olup, MS 781 yılında Abbasi halifesi Harun Reşit tarafından yaptırılmıştır. Çevresi 300 metre kadar olan kalenin, doğu yönünde Seyhan ırmağı akar ve gövdeyi yalayıp geçer. Kalenin öbür üç tarafı ise, su dolu hendeklerle çevrilidir. Sultan 4. Murat: Bağdat seferine giderken, Adana şehrine uğramış ve kale içinde Ramazanoğlularının yaptırdığı bir sarayda konaklamıştır.

    Kaleden günümüze, sadece Geç Roma dönemine ait sur kalıntıları kalmıştır. Çünkü kale surları, 1836 yılında Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa tarafından yıktırılmıştır. Bu yüzden, kaleden geriye sadece “Tarsuskapısı” ve “Kalekapısı” denen iki parça duvar kalmıştır. Kale kapısı, Taşköprü’den şehre girişte bulunur ve halen bu semtin adı “Kalekapısı” olarak geçer. Tarsuskapısı ise, Küçük Saat Meydanında bulunan Kemer Altı Camisi civarındadır, Tarsus yönünde olduğu için Tarsuskapı ismi verilmiştir. Bu yüzden, Kemer Altı Camisi, Tarsus Kapı Camisi olarak da bilinir. Fransız seyyah Lucas, 1706 yılında Adana’ya geldiğinde, Adana kalesi hakkında şunları yazar “Adananın ortasından Paris şehrindeki Sen nehri büyüklüğünde Çakıt (Seyhan) ırmağı geçer. Bu nehrin kenarında ise şehrin kalesi vardır. Çevresi 300 metreden fazla olmayan bu kalenin içinden, büyük gözlü bir taş köprüye geçiliyor ve buradan şehrin dışına çıkılıyor. Bu köprünün sağ kolu üzerinde büyük su kemerleri ve bunların alt taraflarında da nehirden su çeken su depoları bulunuyordu. Büyük kemerli su yolları, ırmaktan alınan suyu kanallar vasıtasıyla şehre gönderiyordu. Bu kale, küçük olmakla birlikte sağlam bir temel üzerine yapılmıştır. Bir gün kaleyi gezerken: üzerinde kuleleri bulunan surun, kale kadar eski olan kapısından içeri girdim. Bu kapının alt tarafı büyük demir levhalardan, üst tarafı da kalın at nallarından yapılmıştı. Buradan sonra dar yollardan geçerek muhafızların oturduğu garnizona ulaştım. Bundan sonra surları dolaştım. Surlarda küçük bir top ve birkaç tane de mühimmat deposu vardı. Fakat bunların hepsi boştu, kalede başka görülmeye değer bir şey yoktu.” Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde Adana kalesi hakkında şunları yazmıştır “Şimdilerde sadece sur kalıntıları görülen Adana kalesinin sonunu getiren ise Osmanlıya karşı ayaklanma başlatan Kavalalı oğlu İbrahim Paşa, Adana’dan çekilirken, ardında hiçbir iz bırakmamak adına, önce şehirdeki cephaneliği havaya uçurmuş, ardından ise Adana kalesinin surlarını yıktırmıştır” 1836 yılında yıkılan surlar, ne yazık ki, takip eden dönemde yeniden yapılmamıştır.

    HASAN AĞA CAMİSİ-HASAN KETHÜDA CAMİSİ:

    Ali Ağa mahallesinde, Yağ camisinden 150 metre güneydedir.

    Cami, klasik Osmanlı dönemine ait, şehirdeki tek örnek camidir. Mimarı bilinmemektedir ancak caminin planının Mimar Sinan tarafından çizildiği söyleniyor. Cami, 1558 yılında, Ramazanoğlu Halil Bey’in kölesi Hasan Kethüda ile yine azatlı kölesi Atike tarafından yaptırılmıştır. Hasan Kethüda: Ramazanoğlu Piri Paşa, şehir dışında iken, sorumlu olduğu Ulu Caminin yapımı sırasında artan malzeme ile bu camiyi yapmıştır. Çünkü her iki caminin mimari elemanları arasında büyük benzerlik vardır. Özellikle, kubbeleri örten oluklu kiremitler, çiniler ve mihrap ile minberdeki renkli taş işçiliği büyük benzerlik gösterir. Ancak söylentilere göre, bunu duyan Ramazanoğlu Piri Mehmet Paşa, ceza olarak onun başını kestirmiştir.

    Caminin yapımı 25 yıl sürmüştür.

    Giriş kapısının kuzey duvarı görülmeye değerdir, burada oymalı süslemeler vardır. Caminin güney duvarında, 1671 yılında Çukurova’ya gelen Evliya Çelebi’nin imzasını taşıyan bir mermer yazıt vardır. Caminin minaresi 1730 yılı yapımıdır ve tek şerefelidir. Ancak: 1814 ve 1946 yılında yapılan büyük onarımlar sonucunda, camide büyük değişiklikler yapılmış olup, orjinal kısımlar harim, minare ve son cemaat yerinin bir bölümüdür. Harimin kuzeyini boydan boya geçen ahşap mahfilin alt yüzü, zengin ve başarılı kalem işleriyle süslüdür. Ahşap kapı kanatları geometrik ve pencere alınlıkları ise bitkisel motifli çinilerle süslenmiştir.

          

    ÇOBAN DEDE PARKI VE ÇOBAN DEDE TÜRBESİ:

    Seyhan nehrine hakim bir tepe üstündedir. Türbenin çevresi, Çoban dede parkı olarak düzenlenmiştir. Güzel bir manzaraya sahip olan park, Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından yaptırılmıştır. Özellikle yapay şelaleler güzeldir, motopomla gölden çekilen sularla bu yapay şelaleler oluşturulmuştur.

    Burasıyla ilgili bir hikaye anlatılmaktadır. Bir zamanlar, Adana şehrinin eski yerleşim yerinden, göl kenarına doğru taşınması nedeniyle Seyhan gölü çevresinden geçen Adnan Menderes Bulvarı yeni açılmıştır. Bulvarın çevresinde parklar ve dinlenme alanları düzenlenir. Bir gün Çoban dede türbesinin bulunduğu bu alanda da, alanın düzeltilip doğal bir park alanı haline getirilmesi için iş makinaları, dozerler ve kepçeler gönderilir. Ancak: bu iş makinaları tepeyi yok etmek için çalıştırılmak istendiğinde, bunlar bir türlü çalıştırılamaz. Çalışanların tepeye kepçe vurmaları ile kepçeler kırılır, bir süre sonra mezar fark edilir ve türbe yapılır. Uzaktan buraya baktığınızda, türbenin bulunduğu yerin çevresinin iş makinaları ile oyulduğu, türbenin bulunduğu bölümün ise bir kule gibi kaldığı görülür. Bu durum, biraz önce yazdığım öyküyü hatırlatmaktadır.

    Yine anlatılanlara devam edelim, malum burası, özellikle Adanalılar tarafından yoğun olarak tercih edilen bir yerdir.

    Çoban dedenin gerçek ismi bilinmiyor ve türbenin bulunduğu bu tepede koyunlarını otlatırmış, bu yüzden çoban dede olarak isimlendirilmiştir. Niğde’nin Bor ilçesinden gelmiş ve 1848 yılında burada vefat etmiştir.

    Türbe, bakımsız iken 1981 yılında onarılmıştır. 2015 yılında ise, Çoban dede parkının bir bölümüne kuş cenneti ve mini hayvanat bahçesi yapılmıştır. Burası elbette özellikle çocukların aşırı ilgisini çekmektedir.

    MERKEZ PARK:

    Reşatbey Mahallesi, Fuzuli caddesindedir. Park yapılmadan önce, bu bölgede şehir otogarı, nehrin taşmasına karşı önlem olarak boş bırakılan alanlar ve narenciye bahçeleri bulunuyordu.

    Bu alandaki 100 ev yıkılarak, buraya 2004 yılında burada Türkiye’nin en büyük parkı yapıldı. Kenarlara dizilmiş uzun sıra sıra apartmanları ile, park alanı Amerika’daki Central Parka benzetiliyor.

    Parkın bir ucu Sabancı Merkez Camisine çıkıyor. Diğer ucunda ise, Galeria Alışveriş merkezi bulunuyor. Seyhan nehrinin iki yakasına kurulmuştur. Özel aracınızı, hemen parkın altındaki otoparka bırakabilirsiniz. (park ücreti 5 TL.) Evet, 330 dönümlük park oldukça büyüktür. Burayı gezmek için en az 2 saat ayırmalısınız. Park alanı içinde: 67 tür bitki var, bitki ve ağaçların toplamı 400 bin kadardır. Ayrıca 40 tür kaktüs bulunuyor. Yani bir anlamda, Adana şehrinin bir açık hava bitki koleksiyonu müzesi gibidir. Turunç ağaçları ayrı bir güzelliktedir. Park alanında, 12 tane havuz bulunuyor. Bu havuzlardan üzerinde dünya haritası olan küre çok ilgi çeker. Mermerden yapılmış heykeller var. Parkı çevreleyen bölümde, 3 kilometrelik yollar var, bunlardan bir tanesi koşu yolu olarak düzenlenmiştir, ikincisi ise bisiklet ve gezi faytonu yoludur. Yine park alanı içinde, 300 kişi kapasiteli amfi tiyatro vardır. Burada çeşitli gösteriler düzenleniyor.

    Park alanında: Kıbrıs savaşına katılmış gemi, tanklar ve uçakları görebilirsiniz. Saltanat kayıklarına binerek nehirde gezebilirsiniz.

    Nehrin üzerinde akşamları ışıklandırılan Sinanpaşa asma köprü var. Bu asma köprü, nehrin üstünden karşı kıyıya geçmeyi sağlıyor ama fazlaca sallanıyor, telaşlanmadan geçebilirsiniz. Kullanılan bitkilerin arasına, değişik hayvan figürleri yerleştirilmiştir. Parkta, parkı baştan sona gezdiren tren var, tren özellikle çocukların ilgisini çekiyor ama ailecek binebilirsiniz. Burada festivaller düzenleniyor ve özellikle festival zamanlarında park aşırı kalabalık oluyor.

    Son yıllarda “Lezzet Festivalleri” ve “Portakal çiçeği festivali” bu park alanında yapılıyor ama bu sırada elbette aşırı kalabalık, aynı zamanda park alanının çimlerini de perişan ediyor.

    Park alanının bir diğer sıkıntılı yönü, son yıllarda burada oldukça yoğun göçmen nüfus bulunmasıdır ve özellikle akşam saatlerinde güvenliğe dikkat ediniz. Öte yandan, bu göçmen yoğunluğu parkta birçok çöp yığını oluşmasına da sebep oluyor, park alanı oldukça kirlidir. Siz yine de gidin, bu büyük parkı görün, gezin.

    ADANA ETNOĞRAFYA MÜZESİ:

    Kuru köprü mevkiinde, 1845 yılında yapılan bir kilise, sonradan terk edilmiş, Fransız işgali sırasında, Fransız askeri hastanesi olarak kullanılmıştır.

    Bu yapı, 1924 yılında ise, Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi olarak düzenlenmiştir. Türkiye’nin en eski on müzesinden biridir.

    Ancak, 1972 yılında, eserler, yeni yapılan müze binasına taşınmıştır.

    Ardından, bu kilise restore edilmiş ve 1983 yılında Etnoğrafya Müzesine çevrilerek ziyarete açılmıştır.

    Müzede 2775 adet etnoğrafik eser sergileniyor ve bunlar arasında özellikle Çukurova köyleri ve Toroslar’da yaşayan, Çukurova’nın yerlileri olarak anılan Türkmen ve Yörük ailelerine ait günlük eşyalar ilgi çekiyor.

    2016 yılının ilk günlerinde müzenin ismi “Adana Kuruköprü Kilisesi Anıt Müzesi ve Geleneksel Adana Evi” olarak değiştirilmiştir.

       

    Bahçe:

    Müze bahçesinde: sülüs, küfi ve nesih hatla yazılmış mezar taşları ve kitabeler sergileniyor. Bunlar arasında ilgi çekenler: Misis hanı kitabesi, Taşköprü ve Misis köprüsü onarım kitabeleri, Osmanlı devlet arması bulunuyor.

      

    Etnoğrafik Eserler:

    Burası 4 bölüme ayrılmıştır. Bunlar: Istar bölümü, Yörük çadırı bölümü, Şark odası ve Panolar bölümleridir. Istar bölümünde kilim örnekleri var, Yörük çadırı bölümünde ise kara kıl çadır kurulmuştur ve içi düzenlenmiştir. Şark odası bölümünde, ortada bir mangal ve giyinmiş Türkmen kızı mankeni görülüyor. Panolar bölümünde: Toroslarda yaşayan aşiretlerin el dokuma kilim örnekleri, halı, heybe, seccade, yastık örtüleri sergileniyor.

    Müzenin bir de vitrinler bölümü bulunuyor. Bu bölümde: vitrinler içinde bazı objeler sergileniyor.

    ADANA ARKEOLOJİ MÜZESİ:

    Seyhan Reşatbey Mahallesi Fuzuli Caddesindedir.

    Müze, burada daha önce kurulu “Milli Mensucat Fabrikası” yerine yapılmıştır. Biraz bu fabrikadan söz etmek istiyorum. Fabrika 1907 yılında, Seyhan ilçesi, Döşeme Mahallesi ve eski istasyon civarında, Aristidi Kozma Simyonoğlu tarafından “Simyanoğlu Fabrikası” ismiyle kurulmuştur. Adana’nın en eski sanayi kurumlarından biridir. Fabrika; Atütürk’ün talimatıyla, 1927 yılında el değiştirmiş, dönemin iş adamları tarafından hazineden satın alınmış ve “Milli Mensucat Fabrikası” kurulmuştur. Bu dönemde, fabrikada üretilen “Aslan” markalı iplikler, ülke genelinde yoğun talep görmüştür. 1978 yılında, fabrika biriken borçları nedeniyle, yeniden devlete geçmiş, üretime ara verilmiş ve 1983 yılında yeniden açılmış ama bu kez adı “Milsan Mensucat” olmuştur. Adana sanayisi için bir okul niteliği taşıyan fabrika, aynı zamanda Türk Edebiyatı için de ilham kaynağı olmuştur. Yazar Orhan Kemal, önemli eserlerinden biri olan “Bekçi Murtaza” kitabını, fabrikadan esinlenerek yazmıştır. Hayatının bir döneminde, bu fabrikada memurluk yapan yazar’ın ünlü romanındaki baş karakter “Murtaza” fabrikada gece bekçisidir.

    Evet, fabrika binası müze olarak düzenlenerek: 18 Mayıs 2017 tarihinde “Dünya Müzeler Günü” nde ziyarete açılır.

      

    Ancak tüm üniteler devreye girmemiş, sadece 1’nci Etap çalışmaları tamamlanmış, Arkeoloji bölümü açılmıştır. Tamamen bittiğinde, müzenin Türkiye’nin en büyük müzesi olacağı söyleniyor, sergileme alanı 68 bin metre kareyi bulacak, arkeoloji, mozaik, etnoğrafya, tarım, sanayi ve kent müzeleri olarak bir kompleks yaratılacakmış. Ayrıca sergi ve konferans salonları, açık hava sineması, kafeterya ve restoranı da bulunacakmış.

    Müze oldukça güzel dizayn edilmiş, içeride dinlenme yerleri var. Eserlerin bilgilendirme yazıları yeterli, fotoğraf çekilmesine izin veriliyor. Müzede gezinirken, dinlendirici bir müzik sesi geliyor.

    Önce girişte barkovizyon gösterisini izleyin, bu gösteride: Adana ve ilçeleri tanıtılıyor. Bence mutlaka zaman ayırıp izleyin.

    Ardından, müzede bulunan 8 salonu gezmeye başlayabilirsiniz.

    Bu salonlarda: Prehistorik dönem eserleri, Hitit, Asur, Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait heykeller, lahitler, steller, sunaklar ve büstler, cam, pişmiş toprak ve bronzdan yapılmış çeşitli kaplar, altın takılar ve diğer arkeolojik buluntular sergileniyor. Bu buluntular arasında, özellikle Gözlü kale, Yumuk tepe, Sirkeli ve Misis kazılarında ele geçenler özel bir önem kazanıyor ve bunlar Çukurova’nın zengin tarihine ışık tutan özgün eserlerdir.

    Müzede daha çok Roma dönemi eserleri var. Ayrıca Likya bölgesinde (günümüzde Adana, Mersin yörelerinde) bulunmuş Hitit ve biraz da Osmanlı dönemi eserleri bulunuyor. Çoğunluğu ise “Anavarza” antik kentinden yani Doğu Roma’nın başkentinden gelmiştir.

       

    Teşhir edilen eserler arasında, ilgi çeken ve özellikle görmenizi önereceklerim şunlardır (eğer müzeyi tamamen gezmek için en az 2 saat gibi yeterli zamanınız yoksa, doğrudan bu eserleri görmenizi öneririm, çünkü bu eserler, müzenin yıldız eserleridir); Hitit Fırtına Tanrısı Tarhunda’ya ait taş heykel, Anadolu Hiyeroglif Yazılı Stel, Babil Steli, Adana Karataş’ta denizden çıkarılan bronz erkek heykeli, Roma dönemine ait mermer “Antropoid Lahit” ve “Akhilleus Lahti” dir. Akhilleus Lahti: Tarsus’tan getirilmiştir, yüksek kabartma biçiminde Troya savaşlarını betimleyen mermer bir lahittir.

    Yine heykel salonunda, Seyhan baraj gölü suları altında kalan “Augusta” antik kentinden getirilen “Medusalı Lahit” ve Karataş-Magarsus antik kentinden getirilen insan boyutundaki bronz “Karataş” heykeli mutlaka görülmelidir.

       

    Müzenin son bölümünde: yakın çağ ve tarihe ait eserler sergileniyor.

    En sonunda, yorgunluk gidermek için, müzenin kafe bölümünü ziyaret edebilir, hediyelik eşyaların satıldığı bölümü gezebilirsiniz.

    ATATÜRK PARKI:

    Merkez Park’tan Stad önündeki Ziya Paşa caddesinden geçip düz giderseniz, buraya ulaşırsınız.

    Eskiden bu bölgedeki araziler değerli değilmiş, bir dönem burada Giritli göçmenlere tahsis edilen baraka tipi konutlar varmış, derme-çatma binaların bulunduğu bölge “Giritli Mahallesi” olarak bilinirmiş. Stadyum tarafında eskiden Ermeni Mezarlığı, Sabuncuzade camisinin olduğu yerde ise Müslüman Mezarlığı varmış. Hatta yine bu bölge yağışlı günlerde tam bir bataklık oluyormuş.

    Günümüzde ise çok güzel bir park alanı haline getirilmiş ve bu güzel park alanına büyük önderimiz Atatürk’ün ismi verilmiş.

    Atatürk Parkı, bölgede her türlü restoran, kafe ve eğlence merkezinin bulunduğu bir yer olarak önem kazanıyor. Resmi bayram törenleri burada Atatürk heykelinde yapılıyor.

    Şehrin ortasında, dinlenip nefes alınabilecek, yeşillikler içinde, süs havuzları ve yürüyüş parkurlarıyla ilgi çeken bir park, özellikle palmiye ağaçları ayrı bir hava katıyor. Park’ta “Aşk ve Sadakat Köprüsü” var, Avrupa’da benzerlerine göre kötü bir taklit olmuş, burası bir tür “Kilit Takılan Köprü” konumuna sokulmuş, kilit takılır, anahtarı göle atılır, böylece sevdiğiniz kişi ile olan bağınızın anahtarı sonsuza kadar gölün derin sularında kalacak ve sizi kimse ayıramayacaktır. Ancak aşırı kilit takıldığını göremedim, saçma bir uygulama, zaten aşırı kilit takılsa, köprünün ağırlığını etkiler. Ayrıca, Atatürk Caddesi girişinde “I Love You Adana” yazısı bulunuyor, ziyaretçiler burada fotoğraf çektiriyorlar.

    Şehir dışından gelenler zamanınız varsa bence buraya bir uğrayın, güzel bir yer.

    etiketlerETİKETLER
    Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.